26 Ocak 2016 Salı

Vehbi Koç ve Haim Nahum Gerçeği

Yerli Otoya DevşirmeDiyerek Saldıranların Devşirme Olduğunu Tespit Ettik.jpg


Son günlerde Koç’u Müslüman ve vatansever gösterme çabalarını üzülerek takip ediyoruz
Müslüman ve sağ kanattan olduğunu sandığımız yayın organlarının buna alet olmasını ise şaşırarak(!) takip ediyoruz
Koç örgütünü(!) tanıtmadan önce Haim Nahum’dan yada HAYİM NAUM bahsetmekte fayda var

LOZAN’A DAMGASINI VURAN ADAM: HAYİM NAHUM

Türk heyetinin hiçbir hazırlık yapmadan gittiği Lozan’ın en önemli aktörlerinden biri hiç şüphesiz ki Osmanlı ülkesinin baş hahamı Hayim Nahum’dur.
“Hayim Nahum isimli müthiş şahıs aslen Manisalıdır; korkunç bir Yahudi dehasına sahiptir, bir aralık Paris’te de hahambaşılık etmiştir.
Hahambaşının sahneye çıkışı, Yahudi metodunun en korkuncuyla, Amerika’ya gitmek ve orada üniversite üniversite dolaşarak Türkler lehinde (!) konferans vermek suretiyle başladı. Böylece, daha evvel Ermeniler tarafından zehirlenmiş bulunan Amerikan umumî efkârı, Hayim Nahum gibi bir Yahudilik otoritesinin lehteki propagandasıyla düzelmeğe başlıyor ve hâdise Türkiye’de görülmemiş bir hayret, hassasiyet ve minnet uyandırıyordu.
Hayim Nahum, bir eşine âlemde rastlanmamış bir “suret-i hak” tertibiyle Türk milletini göklere çıkarıyor, istiklâlin bu tarihî millete ait en tabiî hak olduğunu bildiriyor, medeniyet âleminde Türkün parlak mevkiinden bahsediyordu. Halbuki bu şefkat ve himaye maskesinin altında, Türkün maddî vücudunu serbest bırakıp kalbini ve onun merkezindeki ruhunu yiyecek kanlı sırtlan dişleri pırıldıyor, fakat henüz kimse bunu fark edemiyordu. Hahambaşı Hayim Nahum, Amerika’ya hareketinden evvel, Beyoğlu’nda, Tünelin yukarısında BENEBERİT isimli Mason karargâhında, tam bir Yahudi genekurmayı olan bu yerde, Alber Karasu, Nesim Mazilya, dişçi Sami Günzberg, fotoğrafçı Vaynberg gibi, Türkiyedeki gizli Yahudilik hükümetini teşkil eden insanlara şöyle demişti:
– ‘Gayelerimizin üçü de istihsal olunmuştur. Sıra dördüncüsüne gelmiştir.(1) Bunun için de en mükemmel bir fırsat doğmuştur. İşte Anadolu’da millî bir Türk mukavemeti peydahlanmış ve ilk neticeyi almış bulunuyor. Bu hareketin başındaki zat, bizim, bütün şahsî fikir ve temayüllerini tanıdığımız bir kimsedir. Son derece ileri görüşlü, ananeye zıt kafalı bir zattır. Ruhunda, garp medeniyetine karşı çözülmez rabıta ukdeleri vardır. Fevkalâde tesir ve telkin kabiliyetindedir. Türk milleti gibi uysal bir kitleye her türlü yenilikleri sindirecek bir şef olmak kabiliyeti yalnız bu zattadır. İşte bizim de plânımız, şimdi, bu müstesna kabiliyet ve istidatları vaat eden zata, İslâm birlik ve şuurunu çözdürmek olmalıdır. Bu ân, Türkiye’de din hâkimiyet ve timsalini yıktırmak için en bulunmaz tarihi fırsat dakikasıdır.”
Âzasını teker teker saydığımız ve bilâhere biri rejimin alâyiş fotoğrafçılığını, öbürü de rejim şefinin dişçiliğini yapan iki malûm şahısla beraber Yahudi meclisi, bu fikirlere tamamen iştirak etmiş, aralarında gerekli bütün plânlar tespit olunmuş ve bunun üzerinedir ki, Hayim Nahum isimli zata Amerika seferi düşmüştür. Fakat hâdiseden, tertibattan, görüşülen şeylerden ve alınan kararlardan hiç kimsenin, hattâ bahis mevzuu büyük zatın da haberi olmamıştır. Böylece Hayim Nahum, bir gölge gibi sinsi, vapura bindiği gibi Amerika’ya çekip gitmiştir.
Hayim Nahum, her şeyden evvel Amerika’daki Yahudilik merkezleriyle temas edip bunların mütalâa, tasvip ve himayesini temin ettikten sonra, daha evvel bildirdiğimiz, Türkiye lehindeki konferanslar serisine geçmiştir. Ve işte bu harikulâde melek haslet(!) ve Türk dostu(!) zatın beklenmedik propagandaları üzerinedir ki,Hayim Nahum ismi, Türk matbuatının minnet ve şükranla baş köşesine geçirilmeğe başlanmıştır.
Hayim Nahum, Amerika’da işini bitirir bitirmez, plân icabı, hemen Londra’ya geçti ve aynı propagandaya orada da devam etti.
Fakat iş kuru bir propaganda ile bitecek soydan değildi. Propaganda, ancak zemini hazırlayabilirdi. Bu zemine atılacak temel için bir devlet eli lâzımdı. Hayim Nahum ise bu devlet elini, daha plânının en başında hesaba katmıştı.
Hayim Nahum, Londra’da Lord Curzon ile temas aradı ve temin etti. O zaman ki, İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar (bedeller e.k.) vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona İslâmiyet’e arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı. Hayim Nahum, İngiliz Lordu’na, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemiyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu. Hayim Nahum‘un son sözü şu oldu:
– Türkiyenin mülkî tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!
Lord Curzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Nahum‘u tebrik etti.
Bunun üzerine Hayim Nahum, derhal koşar adımla Lozan’ın yolunu tuttu.
İsmet Paşa Lozan’daydı ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştı. Şüphesizdir ki, Ankara’yla beraber hiç bir tertipten haberdar değildi.”(2)
Lozan’da ismi resmi listelerde görünmeyen, Osmanlı Yahudilerinin Başhahamı olan bu zatı İsmet Paşagayri resmi danışman olarak yanına alır.
Peki nereden tanıyordu onu?
İsmet Paşa Harbiye’nin Topçu sınıfında okurken, Hayim Nahum onun Fransızca öğretmeniymiş.(3)
“İSMET YAHUDİNİN DOLABINA GİRDİ”
Lozan görüşmelerine katılanlardan Dr. Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım” adlı eserinde onun müdahalelerinden şöyle söz ediyor:
“Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Nahum bizim otelde görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet’le görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet‘e yanaşmış. Yaman Yahudi!.. Artık İsmet‘ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor. Derhal İsmet’in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet‘i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda,İsmet‘le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: “İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır.” diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün Yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet’in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor. Ne diye kandırdı da bilmem, bu sadedil (saf) İsmet, Yahudi’nin dolabına girdi.”(4)
Lozan da, “Osmanlı borçları, Türk – Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapütülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapıldı. Ancak kapütülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştı. Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi.”(5)
“TÜRKİYE İSLAMLA ALAKASINI KESSİN”
“Görüşmelere ara verilirken İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Curzon nihayet baklayı ağzından çıkarır ve en mânidar sözünü söyler. Der ki:
‘Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.’
Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
‘Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda Türk milletine beslediğimiz -yâni İsmet‘in beslediği- kat’i azim inkâr edilemez bir delildir.’
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk baş murahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kast ettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.”(6)
RAUF ORBAY:”HALİFELİĞİN KALDIRILMASINI İSMET’E NAHUM KABUL ETTİRDİ”
Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye’de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay‘ın belirttiğine göre hahambaşı Hayim Nahum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir’e şunları söylemişti:
“İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan’da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Nahum Efendi’nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu.
Peki, ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler, ve İslam âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu?“(7)
Lozan’da İsmet Paşa’nın yanından ayrılmayan Nahum efendi, görüşmelere verilen ara sonrasında Mustafa Kemal ile İzmir İktisat Kongresi esnasında (17 Şubat 1923) görüşerek, Lord Curzon’un görüşmelerin sonunda serdettiği “Ancak hilafetin kaldırılması ile sulhün mümkün olabileceği” mesajını kendisine iletir.
Bu andan itibaren Mustafa Kemal’in tavrı değişir.
Halbuki Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu’da yaptığı konuşmalarda hilafet müessesesinin korunacağını ifade ediyordu. İşte bugünlerde Ankara’daki Meclis-i Mebusan’da (Mebuslar Meclisi’nde) yaptığı konuşmada söyledikleri:
“Türkiye’nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur (özel davadır). Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Âlem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir.”(8)
02. 11. 1922 tarihinde Bursa’da, Le Petit Parisien Muhabirine verdiği demeçte de, ”Hilâfeti muhafaza edeceğiz. Şu şartla ki, Büyük Millet Meclisi ve millet, hilâfetin dayanacağı bir mesnet ve kuvvet olacaktır.“ ve ” Esasen bu mesele yalnız Türkiye’ye ait olmayıp bütün islâm alemini ilgilendiren bir meseledir.”(9) derken;
18.01.1923 tarihinde İzmit halkıyla konuşmasında “Bütün İslâm aleminin gerçek kurtuluşuna kadar varlığını korumayı görev bildiğimiz hilâfet makamı Türkiye Devleti’nin ne istiklâli, ne idaresi ve ne de hakimiyeti ile zıtlık teşkil etmez.”(10) diyordu.
7 Şubat 1923’te İzmir’e giderken Balıkesir Zağanos Paşa Camii minberine çıkarak cemaate hutbe irad eden Mustafa Kemal, Hayim Nahum’la 17 Şubat’ta yaptığı görüşmeden ve Lord Curzon’un mesajını aldıktan sonra tamamen hilafet müessesesinin aleyhine dönmüştür.
“DİN ÖLDÜRÜLECEKTİR”
Mustafa Kemal, İzmir’de Hayim Nahum’la görüşüp, İzmir İktisat Kongresi’nin açılışını yaptıktan sonra Ankara’ya dönmek üzere yola çıkar. Bu tarihte İnönü de Lozan’dan yola çıkmıştır. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu‘su o günleri şöyle yazıyor:
“Konferansın birinci bölümünde Türk baş murahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve durumu büyüğüne, yani Mustafa Kemal‘e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren, devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor (18 Şubat 1923 e.k.). Bir arada ve baş başa seyahat… Sonra Ankara’da gizli meclis toplantıları (27 Şubat 1923 e.k.)… Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet’in beraber içtimaları ve karar: “Din öldürülecektir.“(11)
” … Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk için her şey yapılacaktır. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti), bundan böyle bu millette İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip (haçlı e.k) kumandanlarından daha hevesli olduğunun örneklerini vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.”(12)
Erol Karayel – http://www.kafkasevi.com/ (29.12.2009)
ekarayel@superonline.com
Dipnotlar
1. Birinci Cihan Harbinde, Yahudiliğin A, B,C, D halinde tam dört tane dâvâsı vardı:
A) Bilhâssa dinî ve askerî mahiyetiyle Rus Çarlık manzumesinin ortadan kalkması…
B) Alman militarizmasının ve askerî kudretinin ortadan kalkması…
C) Avusturya imparatorluğunda tecessüm eden Katolik birliği mefkûresinin ortadan kalkması…
D) İslâmiyet tehlikesinin, müstakil İslâm devletleri bünyesinin ve İslâmî temsil ifadesinin ortadan kalkması…
Nitekim Birinci Cihan Harbi sonunda, Garp demokrasya âleminin perde gerisi “görünmez insan heyulâsı olan Yahudilik, bu dört gayesinden dördünü birden istihsal edivermiştir. Şu kadar ki, harb biter bitmez ilk üç gaye derhal istihsal edildiği hâlde sonuncusu, yani yegâne müstakil İslâm cemiyetinin bütün dinî bağlarından koparılması gayesi, birdenbire devşirilememiştir. Bunun için biraz beklemek, bazı zuhuratı kollamak ve bazı cereyanları netice bakımından zıt gayeye doğru kanalize etmek, Türk birliği içindeki zümrevî temayülleri zamanında ve mekânında ustaca istismar etmek lâzım gelmiştir.
2. Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu, 4. Dönem, Sayı: 3 ve 4
3. Mustafa Armağan, Zaman Pazar, 23 Kasım 2008
4. Dr. Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”
5. tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antlaşması  
6. Necip Fazıl, Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29
7.Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, s, 96–9
8. H. Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, C. 3, sh. 36, Rehber Yayınları, Ankara, 1995
9. Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal (Der: Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil, N. Birinci, A. Uçman), İst. 1981, sh. 1079-1081.
10. İzmir Yollarında, Yayına Hazırlayan Mehmet Önder, S: 28, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1989,
11. Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29
12. Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29


Vehbi Koç kimdir ve BEKO neyi ifade ediyor..!?

Vehbi Koc, Haim Nahum’un oğludur.
Haim Nahum, Osmanlı Bankasından çaldığı paraları İsviçre’ye aktardı.
Haim Nahum çaldığı paraların yarısını bir oğlu Bernar Nahum’a diğer yarısını da diğer oğlu Vehbi Koç’a verdi.
Bernar Nahum ve Vehbi Koç ortaklasa BEKO’yu kurdular.

Vehbi Koç’un serveti, Osmanlı Parasıdır.

*****

Abdurrahman Dilipak’dan:

“Koç ve Doğramacı ailesini yakın izlemeye almak gerek.. Vehbi Koç kimdir? Bakarsınız ipin ucu Bandırma vapuruna kadar gider.. Bernard Nahum da çok önemli bir isim ve tabii Haim Nahum Efendi de öyle.. Koç deyince bugün akla Mustafa Koç, Rahmi Koç gelse de, aslında Koç ailesinin asıl önemli isimleri Kıraçlar. İnan Kıraç da damat..!

Bu Hayim Nahum adı önemli.. Lozan’ın perde gerisindeki Siyonist o.. Türkiye’deki “Arap Düşmanı Kemalist Milliyetçilik”in sponsoru da O. Daha sonra gitti Nasır’a danışman oldu, Arap Yahudilerini örgütledi ve Türk düşmanı Arap milliyetçiliğinin liderliğini üslendi..!

Arap düşmanı Kemalist Türk milliyetçiliği fikrinin arkasında kimler vardı bakın bakalım. Kod adı Tekinalp olan Moiz Kohen ve daha sonra dinde reform bayraktarlığı yapan “Türk’ün Dini Kemalizmdir” diye kampanyalar yürüten Osman Nuri Çerman..

Mesela birçok ülkede Siyonistler, bizzat Anti-Siyonist hareketleri kendileri örgütlerler ve kontrol ederler.. Zaten Yahudileri göçe zorlayan soykırım meselesi de böyle bir şey değil mi idi? En azından biri bunu kullandı..

Baksanıza Lenin de Yahudi imiş. Hitler için de aynı şey söylenir.. Şimon Zwi oluyor Şemsi Efendi, Moiz Kohen oluyor Tekinalp! Türk Ocakları’nın kuruluşundaki en büyük maddi desteği kim sağlamıştı, hatırlayın: Lazaro Franco..!”

*******

İşte Bediüzzaman Said Nursi’nin Emirdağ Lahikası’ndaki ilgili bölüm:

“Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:

“Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”

******

Erbakan’ın Hatıralarından: (1977 Nisan-Günaydın Gzt.)

Tarihin ilk ayakkabılı eylemi Erbakan’ın milli sanayi mücadelesiyle yapılıyordu
Dünya da ilk ayakkabılı protestonun patenti de bize ait çıktı. Hem de tam 50 yıl önceki bir olaydı.

Peki, ayakkabıyı fırlatan ile muhatap olan kim olmaktaydı?
Yıl 1961. Yer Ankara… Birinci Otomotiv Sanayi Kongresi yapılmaktaydı. Kongre’ye katılanlar arasında işadamları, bürokratlar, mühendisler, gazeteciler vardı. Kongre’nin öncülüğünü yapan isimse daha sonra Türkiye’nin siyasi hayatına damgasını vuracak olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dı.
Erbakan,1956 yılında daha 30 yaşında iken Gümüş Motor Fabrikasını kurarak Türkiye’nin ilk büyük sanayi hamlesini gerçekleştirmiş, yine 1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde ilk kez “Türkiye’nin kendi otomobilini üretebileceği” fikrini ortaya atmıştı. 1961 yılındaki Otomotiv Kongresi bu çabaların bir sonucu toplanmıştı. Kongre salonu oldukça kalabalık ve heyecanlıydı. Salonda Türkiye’nin kendi otomobilini üretebileceğinin inancı ile heyecanlanan mühendislerin yanı sıra, yerli otomobil fikrine karşı çıkan işbirlikçi Masonlar da bulunmaktaydı.
Bunlardan biri de, Bernar Nahum’dur. Bernar Nahum, Lozan gizli danışmanlarından olan ve Türkiyenin adım adım İslam’dan uzaklaştırılmasını, her yönden zayıflatılıp parçalanmasını amaçlayan Siyonist Yahudi planın fikir babası Haham Hayim Nahum takımındandı.
Bernar Nahum, Koç Otomotiv Grubu’nun temsilcisi olarak toplantıdaydı.
Parantez açalım: Vehbi Koç ile Bernar Nahum 1944 yılında tanışmış, bu tanışma Koç Grubu için tarihi bir dönüm noktası olmuş, . Grup hızla büyümeye ve küresel bir şirket olmaya başlamıştı. Koç ile Nahum ortaklaşa Otokoç’u kurmuş ve başına da Nahum atanmıştı. Bir iddiaya göre Bernar Nahum, Lozan anlaşmasının mimarı meşhur Hayim Nahum’un oğlu olmaktaydı. Bir iddiaya göre de Koç grubu’na ait, BEKO’nun BE’si Bernar’dan, KO’su Koç’tan alınmaydı.
Gelelim ayakkabılı eyleme:
Bernar Nahum, Birinci Otomotiv Kongresi’nde konuşurken salondaki hava giderek elektriklenmeye başlamıştı. Çünkü Otokoç’un ortağı ve yöneticisi Nahum, salondaki heyecanın aksine otomotiv sanayinin zorluklarından bahsetmekte ve yerli otomobil fikrine karşı çıkmaktaydı.
O sırada ön sıralarda oturan genç bir mühendis, bir kürsüde konuşan Bernar Nahum’a, bir de ayakkabılarına bakmaktaydı. Makina Kimya Endüstrisi’nde (MKE) çalışan Erbakan’ın Millici ekibinden olduğu anlaşılan mühendisin ayağında kurumun yeni dağıttığı postallardan vardı. Nahum konuşmasına devam ederken ön sıradaki genç ise, postalının bağcıklarını çözmeye çalışmaktaydı. Çünkü öfkesi iyice kabarmıştı.
Nahum; “Bursa’da şeftali üretmek otomotiv üretmekten hem daha kolay hem daha kazançlıdır” dediği anda da ortalık karışmıştı. Nahum’un “otomotiv yerine şeftali üretmeyi” önermesine dayanamayan genç mühendis ayağından çıkardığı postalı kürsüye fırlatmıştı.
Postal, Nahum’un alnına çarparken, MKE’li vatansever: “Bize otomobili siz ürettirmiyorsunuz, sizler bizi batıya mahkûm ve mecbur ediyorsunuz” diye bağırmaktaydı. Ve bu genç mühendis te Erbakan gibi, milli ve yerli kalkınma sevdalısıydı.
Herkes unutmuş olsa da işte bu olay ilk ayakkabılı protestoeylemi olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır.
Artık yazmak zorundayız. Her şeye rağmen Türkiye’nin ilk yerli otomobili “Devrim”i yapma fikri bu kongre’nin sonucunda ortaya çıkmıştır. Yapılmıştır da… Ama biliyorsunuz benzin koymayı unuttukları() için yürümemiş ve öylece kalmıştır.
Oysa, Erbakan ilk yerli otomobil fikrini 50 yıl önce ortaya attığında, ne Kore’nin Hyundai’ı, Ne İran’ın Samand’ı, ne Hindistan’ın Tata’sı, ne Çin’in Cherry’si vardı. Ne kadar acıdır ki, şimdi sokaklarımız Hyundai, Tata, Cherry ile dolup taşmaktadır.
Son bir not: Türkiye’ye “Otomobil yerine şeftali üretilmesini” öneren Bernar Nahum hakkında bakın Rahmi Koç yıllar sonra ne buyurmuşlardı:
“Koç’un otomotiv sanayi işine girmesini, büyümesini ve kâr etmesini sağlayan Mösyö Bernar’dır. Vehbi Bey’in büyük itimadını kazanmış biriydi ve Vehbi Bey, o ne derse kabul ederdi. Bernar Nahum eldeki paranın daima otomotiv işine yatırılmasını istemiştir.” (Capital Dergisi-2008)



Koç’ların Şeceresi

Fahreddin Paşa
Twitter: @kehkesan06
Hayım Nahum’un 1923’de yaptığı konuşmada garip olan Türkiye’yi İsrail’e katmaktan bahsetmesi. O tarihte Türkiye henüz kuruluş aşamasında, İsrail diye bir devlet ise ortada yok, İsrail 1948’de kuruluyor. Planlar daha 29 Ağustos 1897’de Basel şehrinde Thedore Herzt başkanlığında yapılan birinci Siyonist kongresinde kararlaştırılmıştı.
Siyonistlerin ne kadar sinsi planlar içinde olduğunu anlamak gerekiyor.
Bu sinsi planları sadece Türkiye’yi değil dünya siyasetini de kapsamaktadır. Planlar çok ince hesaplanmış, lakin şeytani, tamamen ırkçı, sadece Yahudi menfaatlerini gözetip, diğer ırkları sömürme üzerine kuruludur. Yahudilerin Tanrı tarafından seçilmiş ırk olup, diğer ırkların ise Yahudilere hizmet etmek için yaratılmış köleler olduğu anlayışına sahip olmaları, onları “dünya hâkimiyeti” gibi sapık düşünce ve davranışlara sokmaktadır. Durumu fark eden Yahudi olmayan insanlarında Siyonizm düşmanlığı (anti Siyonist) anlaşılabilir hale gelir. Burada ayıt edilmesi gereken, Siyonistlerin bir grup Yahudi’den oluşmasına rağmen Bütün Yahudi’lerin Siyonist olmamasıdır. Dolayısı ile Anti Siyonizm’le, Anti-Semitizm’i birbirinden ayırmak gerekiyor.
Rauf Orbay, Hayım Nahum’un çabalarından şüphelenmiş olmalı ki hatıratında; “Anlaşıldığına göre, Lozan’da İngiliz’lerle bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşı Hayım Nahum Efendi, telkinleriyle İsmet paşa’ya Hilafetin artık Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılmasının lüzumu fikrini benimsetmiş bulunuyor. Bu fikir, yeni kurulacak Türkiye devletinin, diğer Müslüman devletlerle, Halifelik yoluyla kurulacak bağlarının kopmasını sebep olacaktır” diye yazar. Rauf Orbay, Hayım Nahum’un sinsi Siyonist düşünce derinliğini anlayamamış, sadece Halifelik üzerinde durduğunu zannetmiş olduğu görülüyor.
Hayım Nahum’un İngiliz, ABD ve Fransızlarla olan bu görüşmelerinden haberi olmayan Türk hükümeti, Lozan’daki hizmetinden ötürü Hayım Nahum’a üstün hizmet madalyası vererek ödüllendirir.
Nahum 1926’da Mısır’da başhaham seçilerek Kahire’ye yerleşir. Kısa bir süre sonrada Mısır’da senatör olur. Mısır’daki Yahudi Etütleri ve Yahudi tarih araştırmaları derneği kurucularından olup onursal başkanlığını yapar. 1948 de İsrail’in kurulmasından sonra Mısır’da yükselişe geçen Arap milliyetçiliği Mısır Yahudilerini zor durumda bırakınca, Yahudilere dönük yaptırımların ve baskıların yumuşatılması için uğraşır. 1960’da Kahire’de ölür.
Hayım Nahum, Türkiye hakkındaki ideallerini devam ettirmesi için oğlu Bernar Nahum’u İstanbul’da bırakır. Ticareti, hayatı öğrenmesi, Yahudi geleneğiyle de yetişmesi için, yine Yahudi bir aile olan Burla biraderlerin yanına verir. “İsrail’in geleceği için Türkiye’nin durumu” planının devam ettirilmesi artık oğul Bernar Nahum’a geçmiştir. Bir Yahudi’nin bu tür çalışmalarının kolay deşifre olacağını ve oğlunun tehlikeden uzak tutulması gereğini de hesap eden Hayım Nahum’un son bir planı daha vardır. Oğul Bernar Nahum perde arkasındayken vitrine Bir Türk’ü koymak. Bunun için kıvrak zekâlı, hırslı, büyük bir zenginlik karşılığı ülkesini bile satabilecek birisi gerekliydi. Bu kişiyi motive etmek için diğer bazı zengin Yahudi’lerle de soy bağı kurdurulmalıydı.
Mısır Devletbaşkanı Muhammed Necip’le Vehbi Koç-Bernar Nahum
1944 de Bernar Nahum, Burla Biraderlerden ayrılıp Vehbi Koç ile beraber çalışmaya başlar. Yahudilerin Türklerle ortak çalıştıkları pek görülen bir şey değilken Mösyö Bernar, babasının planı gereği bu seçimi yapar. Vehbi Koç’un soyuna göz atıldığında planın mükemmel işlediği görülür.
Ahmet Vehbi Koç’un Anne tarafı Kütükçüzadeler, baba tarafı ise Koçzâdeler olarak anılan Ankaralı bir aile olduğu, damadı Can Kıraç tarafından yazılan “Anılarımla patronum Vehbi Koç” adlı kitapta yazılı. Vehbi Beyin eşi Sadberk Hanım teyzesinin kızıdır. Sadberk hanımın baba tarafından kuzeni Hürriyet gazetesini kuran Sedat Simavi’dir. Sedat Simavi, Hürriyet’i kurarken bütün sermayeyi Koç’un ortağı Eli Burla sağlamıştır (Aydın Doğan’ın Milliyet’i Ercüment Karacan’dan almasına sağlayan yine Koç olmuştur).
Sadberk Hanım, Sadullah-Nadire Aktar çiftinin ikinci çocuğudur. Birinci çocukları Adile Hanim, Akfil’in kurucusu Ihsan Mermerci ile evlenmiştir. Oğul Rahmi Koç Çiğdem Meserretçioğlu ile evlenmiş, bu evlilikten Mustafa, Ömer ve Ali Koç doğmuştur. Çiğdem Meserretçioğlu, İzmir’in zengin ailelerinden sanayici ve armatör Avni Meserretçioglu ile eşi Suat hanımın kızıdır. Çiğdem hanım, Rahmi Koç’tan sonra Erol Simavi’nin oğlu Günaydının sahibi Haldun Simavi ile evlendi. Mustafa Koç, İzmir’in ünlü zenginlerinden İzmir Yün Mensucatın sahibi olan Giraud’larin kızı Carolina ile evlidir.
Suat hanim ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu’nun kız kardeşidir. Armatör Sadıkoğulları’nın kızlarından Varlık Hanım, Alp Yalman’la, Berna hanım Bilderbergli Feyyaz Tokar’la, Rabia Hanım Çapamarka’nın sahibi Vecdi Çapa’yla, Esin hanım ise Milliyet Gazetesi yazarlarından Yılmaz Çetiner ile evlenmiştir. Meserretçioglu çiftinin, Çiğdem hanımın dışındaki diğer iki çocuğundan biri olan Güldem Hanımda, İpragazın sahibi Yücel Kurttepeli ile evlidir (https://t.co/BWUXuv8yms şirketi Ali Koç’un Emre Kurttepeli’nin kurduğu Forsnet’i satın almasıyla kurulmuştur, Kurttepeli daha sonra Mynet’i kurdu).
Koç ailesinin yaptığı evlilikler dolayısı ile bugünkü üçüncü neslinde hem anne hem baba tarafından Yahudi kanı/geni olduğu görülmektedir. Kan bağından ve aile geleneğinden dolayı Sabetaycı etkisi ve bağlaşıklığı hayatlarında her zaman önemli bir parametredir. Koç tarafından büyütülen Aydın Doğan da bu bağlaşık mantığını uygulayarak büyümüştür, en önemli tepe yöneticisi Imre Barmanbek de Sabetaycıdır.
Türkiye hakkındaki düşünceleri ve planları yukarıda anlatılan Hayim Nahum, Vehbi Koç’u ikinci evladı kabul edip oğlu Bernard’la ortak eder. Yanına birtakım yandaşlar daha katıp, dünya hâkimiyeti peşinde koşan Bilderberg, George Soros gibi Siyonistlerin Türkiye’deki kolu haline getirir. Türkiye’nin bürokrasisine, siyasetine, ekonomisine, silahlı kuvvetlerine, istihbaratına, eğitimine, medyasına her şeyine yön veren, devlet içinde devleti idare eden güç olurlar.
Böylece Hayım Nahum doktrinlerinin uygulayıcısı olarak, Türkiye’yi Siyonistlerin, ABD’nin, İsrail’in, İngilizlerin kucağına oturtmuş oldular. Türkiye’de yöneticileri yönetmeye, kimin yönetime (hükümet) seçileceğine, beğenmediğinde indirilmesine, inmiyorsa askeri veya sivil darbe ile indirilmesine bile karar verebilecek güce ulaşmışlar.
Demokratik bir ülkenin güçlenmesi ve kalkınmasında sanayicilerinin, işadamlarının önemi çok büyüktür. Devletin yönetiminde, düşünce ve fikirleri de çok önemlidir. Bu sanayici ve iş adamları, kurdukları sivil düşünce kuruluşları vasıtası ile düşünce ve fikirlerini devlet yönetimi ile paylaşırlar. Devlette ülkenin menfaatleri doğrultusunda gerekli kanun, nizam ve uygulamaları yapar.
Peki, bu sivil kuruluşlardan bazıları, ülke menfaati yerine başka bir yerlerin, mesela gerek emperyalistlerin gerek Siyonistlerin menfaatini gözeterek ve devlet kademelerindeki etkileri vasıtası ile bu gizli isteklerini uygulamaya geçirirlerse ne olur?
Şimdilerde Can Paker’in başkanlığını yaptığı, Rahmi Koç, İshak Alaton, Jack Kamhi, İnan Kıraç, Bülent Eczacıbaşi, Nuri Çolakoglu, Osman Kavala gibi işadamlarıyla, Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu gibi bürokratlar tarafından, Aydın Doğan, Tarhan Erdem, Ergun Özbudun, Asaf Savaş Akat, Cüneyt Zapsu gibi etkili isimlerce, uluslararası spekülatör George Soros’un yönlendirmesi ve desteğiyle 1994’den beri faaliyet gösteren TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı) yukarıda bahsedilen tarzda bir kuruluş olabilir mi?
CHP’ye yakınlığı ile tanınan gazeteci Barış Yarkadaş’ın haberi ve değerlendirmeleri, yıllardır içinde hapsedildiğimiz ve akıl tutulması dediğimiz bu kapanın ironik bir tanımıdır.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Quantum Bankerleri”nin taşeronu, Rockefeller’lerin yetiştirmesi ünlü spekülatör George Soros’un desteklediği TESEV’in Kurucu üyesi (Sonradan üye değil, “vakfeden” üye!) olduğu ortaya çıktı. CHP’de Genel Başkan olduğundan bu yana CHP’lilerde yarattığı rahatsızlığın nedeni ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne yapmak istediği de anlaşılmış oldu böylece.
CHP gibi bir köklü partiyi “sola açıyoruz” diyerek CIA ve Soros örgütlerinden beslenen TESEV’in kolu olacak bir “Sivil Toplum Örgütü”ne indirgemek! Barış Yarkadaş “düş artık CHP’nin yakasından” diyerek, Kemal Kılıçtaroğlu’na isyanını anlatır.
Rahmi Koç’un “1 Mart tezkeresinde ABD’nin yanında olalım” demesine rağmen, söz dinlemeyip zıt yönde gayret gösteren Deniz Baykal, kaset yoluyla gönderilip onun yerine CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu getirilmemiş miydi?

Maalesef belirtmek isterim ki malum çevrelerin medyaya hakim olmaları sebebi gerçek bilgiye ulaşmak hayli zor

ben sadece şunu söyleyim size yerli otomobil fikrini 1960’da baltayan Koç’lardır ve 2015’ye yerli oto ile dalga geçen yine Koç ve akrabası Aydın Doğan’dır

lütfen uyanık olun yerli otomobile düşman olan birisi Türkiye’ye düşmandır onun için Koç’u kahraman gösterenler sahtekardır!!!

6 Ocak 2016 Çarşamba

Kadınların Çalışmasının Topluma Verdiği Zararlar







(Not: Çalışmaya mecbur kalan ve sadece kadınlara hitap eden işlerde çalışan kadınlar üzerine alınmasın!)

Aileye verdiği zararlar, Çocuğa verdiği zararlar:

Çalışan bir anne çocuğuna bakamaz. Ve bakılmayan çocuk topluma verilen en büyük zararı oluşturur. Çalışan anne çocuğu ile ilgilenemediği için çocuğun ahlakı bozulur, psikolojisi normal olmaz ve yalnızlık hissi bir çok yanlış yapmasına sebep olur. Anne demek sadece çocuğu doğuran değil aynı zamanda onu seven, doyuran, eğiten, öğreten kişidir ve çocuğun kişiliğinin oluşmasında birinci rol annenindir. yani çocuğunu seven anne çalışmaz

Eve verdiği zararlar:

Kadının çalıştığı evde huzur olmaz. Kadının görevleri arasında yemek yapmak, evi toparlamak gibi işler vardır Eğer kadın bunları yapmazsa evde karışıklık olacaktır ve doğal olarak huzursuzluğu getirecektir.

Eşe verdiği zararlar:

Bir erkeğin başarılı olabilmesi için tam anlamı ile ona destek olan bir kadına ihtiyacı vardır. Bunlar ev işlerini yapmak , eşini gerçekten sevmek olarak özetleyebiliriz. Çalışan kadın yorgunluktan dolayı kadınlık görevlerini bile ihmal eder ve sadece bu bile zina gibi gayri meşru olaylara sebebiyet vermektedir. ve bununla da huzursuzluk başta olmak üzere bir çok zarara sebep olmakta ve evlilikler bozulmaktadır.

İşsizliğe neden olması:

Kadınlar gereksiz yere rekabete girdiğinden dolayı erkeğin yapabileceği işleri de yapmakta ve erkeklerin işsiz kalmasına neden olmaktadır. Kadınlar çalıştığı için işçi fazlası olduğu için iş gücü ucuzlamaktadır ve sadece bu bile pahalılığa enflasyona neden olmaktadır. İşsiz kalan erkek para kazanmak için gayri meşru yollara başvurmaktadır. ve bununla hırsızlık, dolandırıcılık, gasp ve tecavüz gibi bir çok adi suça neden olmaktadır.

Ayrıca iş yerinde haksız rekabete neden olduğu için kadınlar yükselmek veya işte kalabilmek için maalesef kadınlıklarını dahi kullanıyorlar (tabi ki hepsi değil ama bu sebep ciddi olarak toplumun ahlakını bozmaktadır).

Kadınlık derken iyice açıklayalım sadece cinsel ilişki değil açık giyinerek etkilemek, aşırı makyaj yapmak ve cilveli konuşmakta bunun örnekleridir.

Son olarak eğer kadın çalışacaksa evlenmemelidir. Evlendiği zaman mutsuz eşlere ve çocuklara neden olmaktadırlar.

Dikkat ettiyseniz islam ile ilgili bir yorum yapmadım. !

Bu yazı uzmanlar tarafından detaylandırılabilir ben en asgari şu anda aklıma gelenleri yazdım saygılarımla

06 01 2016



ek:


Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Nisâ Suresi 34. Ayet Meali


"Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin." AHZAB Suresi 33


“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” AHZAB 59


“Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkekler, kadınlardan bir derece daha üstündürler. Allah, mutlak galiptir, hakîmdir.” BAKARA-228


‘İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulamaz.’ (Buhârî, Meğâzî 82 Fiten, 18; Tirmizî, Fiten, 75)


Peygamberimiz (salat ve selam olsun) şöyle buyurmuştur: "... Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. .." Buhârî, Cum'a 11; Müslim


"Kuran Müslümanıyız" diyen tarihselci, kademci feministlerin görmezden geldiği ayetler; nur 31, ahzab 32,33 ve 59, nisa 34 bakara 228


Feminizm ve İslam Prof.Dr.Orhan Çeker HOCAMIZDAN DOĞRU TESPİTLER; “Boşanma olduktan sonra kadınların yıllar yılı nafaka almaları kul hakkına girmektir.Koca gönül rızası ile vermiyorsa haram olur. Buna sebep olanlar da vebaldedir. (Bir kadının artık kendisine haram olan bir erkekten bunu talep etmesi ne kadar doğrudur, ayrıca kendisine haram olan bir erkeğin bunu vermesi erkek için de sıkıntıdır. Erkek bir daha evlenmek istediğinde bayanlar nafaka veriyor diye burun kıvırıyor. Anayasamızda “Erkek evin reisidir” maddesi kaldırıldı. Geçimin yükü artık müşterek değil mi? Hem erkeği adam yerine koydurmayacaklar hem de o kadına köle ettirecekler. Kadın madem erkeği takmıyor parasını da yemesin boşandıktan sonra.) Kadın ve aile konusunda feministlerin sevmediği ayetler: Bakara 221,282. Nisa 3,11,12,15,34,129,176. Müminûn 5,6,7. Mümtehine 10. Nur 30,31. Ahzâb 59. Onlara göre bu ayetleri izah eden hadisler ise hepsi uydurma.” Prof.Dr. Orhan Çeker


Annelik ve kadın istihdamı birbirine zıttır. Biri ev içi, diğeri ev dışı ile ilgilidir. İkisinden birini tercih etmeli. İkisi birden olsun denilemez. Yoksa kadına iki kat yük yüklenmiş olur. Yazık etmeyin. Prof. Dr. Orhan Çeker


Aile ve kadın konusunda yapılan yeniliklerin İslâm’dan referans bulması garantisi yoktur. Prof.Dr.Orhan Çeker


Müslümanlar, feminizmle İslam arasında tercih noktasında bulunuyorlar, Ne yazık ki feminizm baskın durumdadır. İlginçtir ki müslümanlar feminizmi İslam’dan delillendirme çabasındalar veya feminizme karşı kompleks içinde özür diler gibi konuşuyorlar. Unutmayalım ki İslam Hakk’a teslim olmak demektir. Bu işin lamı cimi yoktur. Prof.Dr. Orhan Çeker


Kadın çalışan sayısının artması; Erkek çalışan sayısının azalmasına. Erkek çalışan sayısının azalması; Aile'nin yıkılmasına. Ailenin yıkılması; Zina'nın artmasına. Zinanın artması; Ahlak'ın çöküşüne. Ahlakın çöküşü; İslam'ı yaşanmaz hale getiriyor. YANİ BU BASİT BİR YANLIŞ DEĞİL!


Kapital sermaye kadınları iş hayatında istiyor çünkü çalışan kadın daha çok harcıyor, her gün evden çıkan bir kadının daha çok giysi daha çok ayakkabı ihtiyacı oluyor.


Evde oturup çocuğunu büyüten kadın köle!? Çalışan kadının, çocuklarını verdiği kreşteki çocuklara bakarak çalışan kadın, özgür!?


1 milyon kadına iş verirseniz sadece 1 milyon insana aş vermiş olursunuz. Çalışan kadın işsiz erkekle yuva kurmaz. Bir milyon erkeğe iş verirseniz dört milyon insana aş vermiş olursunuz. İşi olan erkek işsiz hanımla evlenir 2 çocuk babası olur. Ekmeğini böler paylaşır


BU ÜLKEDE KADIN DÜŞMANLIĞI DEĞİL ERKEK DÜŞMANLIĞI YAPILIYOR erkeğin hak ettiği işi kadınlara vererek erkekler işsiz bırakılıyor erkek işsiz kalınca evlenemiyor, evli ise boşanmak zorunda kalıyor aileyi dağıtanlar, kadın çalışan sayısını arttırmakla övünüyor!


Bir kadının gelebileceği en üst makam, anne’liktir. Bir kadının yapabileceği en değerli iş, çocuk yetiştirmesidir. Kadına dair bunun dışındaki tüm söylemler, ailesiz Toplum Projesi’nin propagandalarıdır.


“Devletin Kadın ve Aile politikalarını, uygulamalarını tamamen yanlış buluyorum. Kadınlar annelik yapmasın diye adeta canla başla çalışıyorlar. Bu kimin projesidir bilmiyorum ama kadın ile erkeği eşitleyeceğim diye, aile kurumunun dibini dinamitliyorlar. Bu yanlış. Nasıl ki anne sütünün bir ikâmesi yok, anne sütünün aynısını yapamıyoruz; aynen bu şekilde anneliğin de ikâmesi yoktur. Anneyi yerinden aldığınızda yerine onun vazifesini yapacak başka birini koyamazsınız. Bu Babaanne, anneanne de olsa, baba da olsa, bakıcı da olsa, kreş te olsa, böyledir. Annenin yerini hiç kimse dolduramaz.” Ebubekir Sifil


Kadının erkekle kariyer yarışına girdiği bir ailede ne baba babalık, ne de anne, annelik vazifesini îfa edebilir. Güçlü aile, kadının çocukların terbiye ve talimi, erkeğin de onların nafakasını kazanma vazifesini üstlendiği ailedir.


ülkedeki işsizliğin birinci sebebi kadınların çalışmasıdır mevcut arza göre herkes iş sahibi olamaz fabrikalar ve teknoloji iş gücünü azaltmıştır bundan dolayı işçi seçiminde erkeklere öncelik tanınmalıdır


Eşlerini aldatan kadınların %80'inin çalıştığını boşanan kadınların %90'ının çalıştığını suç işleyen çocukların %70'inin anne ve babasının ayrı olduğunu biliyor muydunuz!


eşi 5000 tl altı maaş alan ve Çalışmayıp Evde Çocuklarına Bakan Her Anne'ye Devlet Maaş Vermeli Kadınlar Çalışmaya Değil Çocuk Yetiştirmeye Teşvik Edilmelidir


kadına pozitif ayrımcılık zulme dönüştü kadına kreş yardımı yaptığınız için işsiz erkek ordusu oluştu ÇALIŞMAYAN MADDİ DURUMU KÖTÜ ANNEYE YARDIM YAPILMALI! hem kariyer yaparım hem çocuk yaparım diyenler sevgisiz şefkatsiz ruhsuz çocuk yetiştiriyor! çocuğunu seven kreşe vermez!


Ak parti islam'ın yasaları dururken neden avrupa'nın yasalarının peşine düşüyor islam'da kadının görevi evine, çocuklarına bakmaktır ak parti "çalışan kadın sayısını arttıracağız" diyor bu uygulama erkekleri işsiz bırakıyor evlilik oranı düşüyor yuvalar yıkılıyor


Ak partinin en büyük yanlışı; kadınları çalışmaya teşvik değil, evine anneliğe teşvik etmeliler anaokulu ancak ROBOT yetiştirir anne şefkati olmadan çocuk ruhsuz, sadist bencil olur kadınlar çalışsın deyip hemde 3 çocuk yapın demek samimi değil aile biterse, ahlakta biter!