26 Kasım 2018 Pazartesi

Adalet ve Hakimiyet








Allah'ın ayetleri, Peygamberimizin (salat ve selam olsun) hadisleri, alimlerimizin hükümleri varken kendi nefislerine göre hüküm veren hakimler, dava açan savcılar, avukatlar ve yasa çıkaran millet vekilleri bu yazı sizin için!

İslam bu dünyaya hakim olmamızı ve adaletli olmamızı emreder. Kendi ülkemizde adaleti sağladıktan sonra amacımız komşu ülkelerden başlayarak dünyaya adalet götürmek için hakim olmalıyız. Bu cihad yeryüzüne hakim olana kadar devam eder.

Adil olursanız yeryüzüne hükmedebilirsiniz. Adil olmak için ise İslam’ın hükümlerine harfiyyen uymak gerekir.

İslam’la hükmetmeye şöyle bir örnek vererek konuyu netleştirelim. Mesele Kuran’a göre belli bir miktarın üstünde ve ihtiyaç haricinde birisi hırsızlık yaptı ise o kişinin eli kesilir.

"Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz." (Maide, 5/38)

eğer hırsızın elinin kesilmesine hüküm verdiyseniz bu karar adaleti sağlar ve hırsızlığı bitirir. Hırsıza mesela 3 yıl hapis cezası verirseniz o kişiye ceza vermiş olursunuz ancak bu karar adaleti getirmez ve hırsızlığı bitirmez. Hırsıza hiç ceza vermezseniz günaha girmiş ve adaleti yıkmış olursunuz.

ikinci örnek ise islam’da cezası olmayan bir konuda ceza vermektir ki bu duruma göre kişiyi imandan dahi edebilir.

mesela islam’da şahsa küfür etmek yasaktır ancak bunun belli bir cezası yoktur. bir kişiye küfür ettiği gerekçesi ile hapis cezası vermek zulümdür

ancak küfür konusunda Allah’a, İslam’a ve peygamberlere küfür edenlerin cezası islam’a göre ölümdür.

başka bir örnek ise İslam’ın helal kıldığı bir şeye ceza vermektir ki işte kişiyi imandan eden ve yasaklanan hüküm verme ve yasa koyma budur. maalesef bugün Türkiye’de bunun bir çok örneğini görmekteyiz. Mesela islam’da sakal bırakmak sünnet iken yani sakal bırakan kişi sevap kazanırken ve sakal bırakmak tavsiye edilirken. sakalı yasaklayanlar islam düşmanlığı yapmış olurlar

başka bir örnek ise evlenme yaşıdır islam’da evlilik yaşına bir kısıtlama getirilmemiştir. kişi buluğ çağına erdikten sonra anne baba ve kız ya da erkeğin evlilikte rızası varsa ve imamda bu nikahta dini bir sakınca görmedi ise nikah geçerlidir. devletin bu konuya karışma hakkı yoktur ancak mesela 16 yaşında küçükler evlenmezse daha iyi olur diyebilir ancak 16 yaşında küçüklerin evlenmesini yasaklamak islam düşmanlığıdır.

hakimler, savcılar, avukatlar ve millet vekilleri eğer Allah’a inanıyorsanız ALLAH’TAN KORKUN!




KONU İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER;


"Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma." Nisâ Suresi 105. Ayet Meali

"Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır." ALİ İMRAN Suresi 19. ayeti

"Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır." ALİ İMRAN Suresi 85. ayet meali

“Bugün sizin dininizi ikmal ettim (kemale erdirdim). Üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. (İslâm’a razı oldum.)” ( Mâide Sûresi, 3)

"Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır." SAFF Suresi 8. ayeti

“O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. (Allah) o hak dini bütün dinlere üstün kılmak için (böyle yaptı). Şahit olarak Allah yeter.” FETİH Suresi 28. ayet meali

“Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır” NİSA Suresi 14. ayet meali

“Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?” LOKMAN Suresi 21. ayet meali

“Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah'ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” ENFAL Suresi 73. ayet meali

“Rabbinizden size indirilen(Kurân)ı hakkıyla tatbîk etmedikçe, hiçbir şey (hiçbir hakikat) üzere değilsiniz!' Ve andolsun ki Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân), onlardan birçoğuna azgınlık ve küfrü artıracaktır! Öyleyse o kâfirler topluluğu için üzülme!” MAİDE Suresi 68

“kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanın cezası dünya hayatında rezil olmak ve kıyamet gününde azabın en şiddetlisine uğratılmaktan başka nedir? Allah sizin yaptıklarınızın hiç birinden gafil değildir” BAKARA Suresi 85

“Haddi aşan bir topluluk oldunuz diye vazgeçip Zikir'le (Kur'an'la) sizi uyarmaktan geri mi duralım?” Zuhruf Suresi 5

“Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” AHZAB Suresi 36. ayeti

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kuran’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” NUR Suresi 51. ayet

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” CASİYE Suresi 18. ayet

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” NAHL Suresi 90. ayet meali

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır." NİSA Suresi 135. ayet meali

"Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir." NÛR Suresi 55. ayet meali

"Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." TEVBE Suresi 29. ayet meali

“(Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. İçinizden biribirini siper ederek sıvışıp gidenleri Allah gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” NUR Suresi 63. ayet

"(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” A'RAF Suresi 158. ayeti

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." AHZAB Suresi 40. ayeti

“Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." Bakara Suresi 249. ayet

“Ben size yasakladığım şeye kendim aykırı davranmak istemiyorum; dilediğim, gücümün yettiği kadar bozuk düzeni düzeltmekten ibarettir; başarım da yalnızca Allah’ın yardımıyladır; O’na dayandım ve sadece O’na yöneliyorum” [Hûd sûresi 88]

“Onlar (o müminlerdir) ki eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah’a âittir.” (Hac 41)

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. " ÂLİ İMRÂN Suresi 110. ayet meali

"Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır." BAKARA Suresi 114. ayeti

"Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." TEVBE Suresi 18. ayeti

Sihirbazlar şöyle dediler: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin.”
“Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
Şüphesiz, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de (güzel bir hayat) yaşar.
Her kim de O’na salih ameller işlemiş bir mü’min olarak varırsa, işte onlar için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte bu, günahlardan temizlenenlerin mükâfatıdır.
Tâhâ Suresi 72-76

"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rakiplerini, bir de Meryem oğlu İsa Mesih'i Rabler edindiler..." Tevbe suresi 31. ayet Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu âyette, Yahudi ve Hıristiyanların kendi din adamlarına, ibadetin belirli tapınma şekillerini sunduklarından söz edilmekte olduğunu düşünen ve bunun gerçek anlamını öğrenmek isteyen Adiyy b. Hâtim’e, ilâh edinmeyi şu şekilde açıklamıştır: "Evet, onlar (senin söylediğim gibi tapınmanın belli şekilleriyle) onlara ibadet etmiyorlardı. Fakat onlar, ötekiler (hahamlarla rahipler) bir şeyi helal kıldıklarında helâl, haram kıldıklarında da haram kabul ediyorlardı." Tirmizi, Tefsirul Kuran 10

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Benimle İsa arasında Nebi yoktur. İsa inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanıyınız. O, orta boylu, kırmızı beyaz tenli, sarıya boyalı iki elbise içerisindedir. Yağmur yağmadığı halde saçı su damlatır gibidir. İslam namına insanlarla savaşır. Haçı kırar, domuzu öldürür ve cizyeyi kaldırır. Onun döneminde Allah-u Teâlâ, İslam hariç tüm milletleri helak eder. Mesih Deccal’i de helak eder. Yeryüzünde kırk sene kalır, sonra vefat eder. Müslümanlar ona cenaze namazı kılar’ buyurdu.” Ebu Davud 4324

Yine Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Nefsimi elinde bulunduran zata yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa’nın adil bir hâkim olarak içinize inmesi yakındır. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır! O zamanlar mal o kadar çoğalıp taşacak ki kimse kabul etmez olacaktır! Nihayet tek bir secde, dünya ve içindekilerden hayırlı olacaktır!’ buyurdu.” Müslim 155/242, İbni Mace 4078

Abdullah bin Amr (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Ümmetim içerisinde Deccal çıkar ve kırk gün kalır. Sonra Allah, Meryem oğlu İsa’yı gönderir. İsa, Mesud oğlu Urve’ye benzemektedir. İsa, Deccal’i arar ve onu öldürür. Sonra insanlar, iki kişinin arasında hiçbir düşmanlık bulunmaksızın tam bir huzur içinde yedi yıl yaşarlar. Sonra Allah, Şam tarafından serin bir rüzgâr gönderir de artık yeryüzünde kalbinde zerre ağırlığınca hayır yahut iman bulunan kimse kalmaz. O rüzgâr kalbinde zerre miktarı hayır yahut iman bulunan herkesin ruhunu kabzeder. Sizden biri dağın içine ta ortasına kadar girmiş olsanız bile bu rüzgâr onun ruhunu kabzetmek için saklandığı yere girecektir. Artık yeryüzünde kuşlar hafifliğinde, canavarlar ahlakında olan şerli insanlar kalır! Onlar hiçbir iyiliği tanımaz ve hiçbir kötülüğü reddetmezler!’buyurdu.” Müslim 2940/116

İsa Aleyhisselam hakkında hadisler

http://www.sahihhadisler.com/yazdir.asp?id=1392

1607- Ömer b. Hattâb (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle söylediğini işitmiştir: “Yahudi ve Hıristiyanları, Arap yarımadasından mutlaka çıkaracağım orada sadece Müslümanlar kalacaklardır.” (Müslim, Cihâd: 21; Ebû Dâvûd, Harac: 21)

3032. İbn Abbâs (Allah ondan razı olsun) demiştir ki: Peygamberimiz (salat ve selam olsun) şöyle buyurmuştur: "Bir ülkede iki kıble olamaz" Tirmizi, zekat II, Ahmed b. Hanbel 1-223, 285. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/343

Peygamberimiz (salat ve selam olsun) şöyle buyurmuştur: “Diğer peygamberler kendi kavimlerine hususi olarak gönderilmiş, fakat ben bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.” (Buhari, Teyemmüm, 1, Salat, 56; Müslim, Mesacid,3; Nesai, Gusul,36; Darimi, Salat, 111)

Peygamberimiz (salat ve selam olsun) şöyle buyurmuştur: "Ben, insanlarla Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet edip, namazı tastamam kılıp, zekâtı hakkıyla verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İslam'ın gerektirdiği haklar bunların dışındadır. Onların kalplerinde gizledikleri şeylerin hesabı da Allah'a aittir."

Buhârî, Îmân 17, 28, Salât 28, Zekât 1, İ'tisâm 2, 28; Müslim, Îmân 32-36. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsîru sûre(88); Nesâî, Zekât 3; İbni Mâce, Fiten 1-3

Peygamberimiz (salat ve selam olsun) şöyle buyurmuştur: "Günahkâr bir toplumdaki iyi kimseler, kötülükleri düzeltmeye güçleri yettiği hâlde, düzeltmezlerse, Allahü teâlâ, ölümlerinden önce onların hepsine şiddetli azap eder." [Ebu Davud]

"Resulullah aleyhissalatu vesselam mescidde alış-veriş yapmayı, yitik ilan edilmesini, şiir okunmasını yasakladı. Keza cuma günü namazdan önce (ilim, vaaz) halkası teşkil edilmesini de yasakladı." Ebu Davud, Salat 220, (1079); Tirmizi, Salat 240, (322); Nesai, Mesacid 22, 23, (2, 47, 48).

Bir gün Mahzumoğulları kabîlesine mensup eşraftan Fâtıma adında bir kadının hırsızlık yaptığı söylenerek Peygamberimiz (s.a.s.)'in huzuruna getirilmişti. Kadının 'elinin kesilmesi'ne hükmedildi. Fakat daha önceki gelenek ve alışkanlıklara göre Kureyş'ten olan asil bir kadın hakkında suç işlemiş olsa dahî böyle bir hüküm verilemezdi. Hükmün infâzının durdurulması için Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'in çok sevdiği Üsâme b. Zeyd'i araya koyarak bu kadının affedilmesini istediler. Üsâme'nin böyle bir şefaatte bulunması Hz. Peygamber (s.a.s.)'e çok ağır geldi. Hemen ashâbını 'mescid'*de toplayıp bu konuda onlara şöyle hitap etti:

"Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden dolayı yollarını şaşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzâdeleri bir hırsızlık* yaptığı zaman onu affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı. Allah'a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun elini kestirirdim. " (Müslim, Hudûd, 2)




“İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” Hazreti Ömer

"Yeniden Canlanmak İçin Avrupa Medeniyetini Taklit Değil, Gücümüzün Esası Olan İslamiyet'e Dönmek Gerekir!!.." Sultan Abdülhamid Han



“Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun rasûlü olduğuna şahitlik edip Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in Allah katından getirdiği her şeyi ikrâr etmedikçe, sadece kelime-i şehadeti söylemeleri, hristiyan ve yahûdilerin İslâm’a girmeleri için kâfi değildir. Hristiyan ise «hristiyanlıktan berîyim», Yahudi ise, «yahudilikten beriyim» demesi de ge­rekir. Bunu söyleyince müslüman olur.” Ebû Hanîfe

23 Ekim 2018 Salı

mustafa öztürk gerçeği ve tarihselcilik fitnesi







Kur`an`ın bir kısmına "masal" diyen Mustafa Öztürk

Nev-zuhûr ilahiyatçıların dinde reform konusundaki iştahları efkâr-ı umumiyyenin ma῾lumlarıdır. Bu tâifeden olmak üzere Prof.Dr.Mustafa Öztürk nâm kişinin “Kur’an kıssaları mitoloji / masaldır” türünden hezeyânlarına şahit olmaktayız.

Bu zatın bidâyetinden beri bu nev῾i fikirleri savunduğu, yazdığı makâlâtdan anlaşılmaktadır. “Bilge Kul-Musa Kıssasıve İslam Kültüründe Hızır Mitosu”, “Demitolojizasyon ve Kur’an”, “Kur’an, Kitab-ıMukaddes ve Sümer Mitolojisinde Hâbil-Kâbil Kıssası” adlı makalelerinde ve “Kıssaların Dili” adlı kitabında mezkûr fikirlerinin Yahudi müsteşriklerle aynı olduğunu göstermektedir.

“Kur’an, Kitab-ı Mukaddes ve Sümer Mitolojisinde Hâbil-Kâbil Kıssası”[1] adlı makalesinde Öztürk, Hâbil-Kâbil kıssasının Tevrat, İncil ve Sümer mitolojisinde de olduğunu vurgulamakta ve “Şu halde günümüz Müslümanlarının Kur’an’daki bu tür anlatımlardan hissedar olabilmeleri, diğer bir deyişle, Hâbil-Kâbil ve benzeri nitelikteki kıssalardan pratik yaşantılarına olumlu katkıda bulunacak bir dinî-ahlâkî pay çıkarmaları söz konusu olduğunda, herhangi bir Kur’an kıssasının tarihsel açıdan gerçek veya muhayyel olması çok fazla bir şey ifade etmez.” demek suretiyle Kur’an’da gerçek olarak anlatılan olayların hayal olabileceğine işaret etmektedir.

“Bilge Kul-Musa Kıssası ve İslam Kültüründe Hızır Mitosu” makalesinde ise, “Kur’an’daki pek çok kıssa gibi, muhataba iletilmek istenen mesajın ön planda tutulmasından kaynaklanan müphemlikten dolayı üzerinde pek çok spekülasyon yapılan Bilge Kul-Musa kıssasından üretilen Hızır, kelimenin tam manâsıyla mitolojik bir figür olup bu konuyla ilgili İslam tefsir, hadis ve bilhassa tasavvuf literatüründeki bilgilerin önemli bir kısmı Gılgamış, İskender ve Yahudî efsanelerinden derlenmiş gözükmektedir.” [2] demek suretiyle Kur’an’da anlatılan bir hakikati, Gılgamış, Yunan vb. efsanelerle eş göstermektedir. Söz konusu “iyi kul” un Hızır olduğu hususu ise ihtilaflı bir meseledir.

“Demitolojizasyon ve Kur’an” başlıklı makalesinde[3], Kur’an kıssalarının mitoloji / masal olduğunu ve batıda yapıldığı gibi Kur’an’ı Kerim kıssalarının da “Demitolojizasyon”a tabi tutulması; yani mitolojik / hayal ürünü unsurların ayıklanması gerektiğini savunmaktadır.[4]

Kur’an Kıssaları’nın mitolojik / masal olduğu fikrini İslam dünyasında ilk defa M.Ahmed Halefullah’ın 1947 yılında “el-Fennü’l-Kasasî fi’l-Kur’âni’l-Kerîm” konulu doktora tezinde dile getirdiği[5], Muhammed Abduh, Seyyid Ahmed Han ve Muhammed İkbal’in; yakın zamanlarda ise Muhammed Esed’in de Süleyman kıssasında bu fikri savunduğunu ifade eden Öztürk[6]; sözü Demitolojizasyon kavramının mucidi Hıristiyan teolog Rudolf Bultmann’ın Yeni Ahit’i mitolojiden arındırmasına getirmekte ve Bultmann’a öykünmektedir. Öztürk, bu öykünmesini “Bize göre Kur’an’daki bazı kıssaları demitolojize etme girişimi, ilâhî vahye inanç ve bağlılık temelinde hiçbir risk içermez. Çünkü Kur’an, sıkça telaffuz edildiği gibi bir tarih kitabı değildir.” sözleriyle pekiştirmekte ve Kur’an’ın demitolojize / hayal unsurlarından ayıklanması gerektiğini açıkça savunmaktadır.

Yine aynı bölümde “Kaldı ki kıssadan maksat hisse almaktır; öyleyse muhatapları kıssadan hissedar kılmak için ille de tarihin bir uğrağında olmuş bitmiş bir hâdiseyi anlatmak gerekmez. Dahası, insanlar hiçbir tarihsel gerçekliği bulunmayan bir menkıbe, efsane ve mitolojiden de pekâla hissedar kılınabilir”dedikten sonra “Bu olgusal gerçeğin Kur’an’ın kıssa aktarım tarzında belirleyici olmadığını söylemek kanaatimizce dogmatiklik, eğer değilse safdillik olur.” demektedir.

Kur’an-ı Kerim kıssalarının mitoloji / masal olduğunu “Mebâhisu Kur’aniyye” adlı eserinde ilk dillendiren Yahudi asıllı müsteşrik Josef Horevitz (1874-1931)’dir. Tabii Peygamber Efendimiz zamanındaki müşriklerin Kur’an kıssaları için “esâtîrü’l-evvelîn” (eskilerin masalları) dediği ma῾lum.

Mekke müşriklerinin, Yahudi Josef Horevitz’in, Pavlus’un, Hıristiyan müsteşrik Rudolf Bultmann’ın dillendirdiği bu safsatanın M.Ahmed Halefullah’tan sonra sahipliğini Prof.Mustafa Öztürk yapmaktadır. Muhammed Abduh, Seyyid Ahmed Han ve Muhammed Esed bile Öztürk kadar konuyu sahiplenmemiştir. Hatta Süleyman Ateşbile tefsirinden önce kaleme aldığı “Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar” adlı eserinde kıssaların tarihsel açıdan gerçek olduğunu savunmuştur.

Kur’an-ıKerim’de kıssalarla ilgili onca ayet olmasına rağmen, Öztürk’ün Müşrik, Yahudi ve Hıristiyan oryantalistlerin dillendirdiği “Kur’an kıssalarının masal olduğu” tezini savunması Kur’an bilgisinin yoksulluğundan ziyâde proje adamı olduğu iddiasını güçlendirmektedir.

Kur’an’da Ashab-ı Kehf’i anlatılırken “Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.”[7] Yine “And olsun ki, Peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır. Kur’an uydurulabilen bir söz değildir. Fakat kendinden önceki kitapları tasdik eden, inanan millete her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir.”[8] Bir başka ayette “Biz bu Kur’an’ı vahyederek, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin.”[9] buyurulmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın “gerçek” dediği bir olaya, “hayal” yada “masal” diyen kimseye ne sıfat verilir acaba?

Mustafa Öztürk’e Hadislerden de örnekler verebiliriz ancak Kur’an kıssalarının mitolojik / hayal ürünü olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’de “Demitolojizasyon” (mitalojik / hayal ürünü şeylerin ayıklanması) gerektiğini savunan birisine hadislerden örnek verseniz inanır mı?

Allah (cc)’ın büyüklüğünden, kudretinden, bir şeyi istediği zaman “kün feyekün / ol der oluverir”[10]demesiyle olacağından bahseden ayetler dururken; Kur’an kıssalarının Allah (cc) tarafından, olmadığı halde hayal ürünü olarak insanlara anlatıldığını savunan bir adama ne denilebilir ki… Sanki Allah (cc) bir şeyi anlatmak istediği zaman gerçek olayla örnek veremez. Sanki istese bir olay yaratıp o olayı anlatamaz. Bu akıl tutulması, Allah (cc)’ı inkârla yorumlanabilecek kadar tehlikeli bir durum değil midir?

Sahi, içinde büyüttüğü batılı müsteşriklerin görüşlerini salt doğru kabul eden, diğer yandan tevatüren gelen Kur’an haberlerini inkâr eden bu adam, Kur’an’daki kıssaların başkahramanları Peygamberleri de hayal ürünü addettiğinden haberdar mıdır? Eğer kıssaların bir kısmı hayal bir kısmı gerçek diyorsa o halde uydurma olanla gerçek olanı kim ayıracak? Kur’an kıssalarının hangi unsurları mitolojik / hayal ürünü hangilerinin hakikat olduğunu Mustafa Öztürk mü belirleyecek?

Madem ki Allah (cc), Kur’an kıssalarını Öztürk’ün belirttiği gibi insanları motive etmek için menkıbe, efsane ve mitoloji (hayal)den oluşturmakta o halde “cennet, cehennem, sırat, mizan, ahiret” gibi kavramları da insanları motive etmek için üretemez mi sorusunu da akla getirmez mi? Öyle ya, istediği zaman hayal ürünü kıssaları indiren Allah (cc), başka ayetlerde de aynı şeyi yapamaz mı?

Netice-i kelâm:

İsimlerinin önünü aldıkları unvanları kendilerine İslam hakkında söz söyleme yetkisi verdiği vehmine kapılmış, müsteşriklere karşı kompleksli, gerçek İslam alimlerine karşı tahammülsüz; ilmi makale yazma heveslerini tatmin için yazdıkları çoğu zaman İslam’ın eleştirisinden mürekkep karalamaları ve birilerine yaranma adına bu karalamalarının başına sanki İngilizce’yi çok iyi biliyormuş gibi “Abstract” koymaları; yapılacak ufak bir imtihanda bu konuda ne kadar yaya oldukları açığa çıkacak bu proje adamlarının son piyadesi Prof.Dr.Mustafa Öztürk’ün hezeyânlarına İhsan Şenocak hoca cevap vermişti. Ancak biz de üzerimize düşeni yapma adına bir lahza geçiverdik.

“Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız”[11] ayeti, mezkûr şahıs ve benzerlerinin Kur’an’ın gerçeklerine zarar veremeyeceklerinin en büyük delilidir. Tarih boyunca bu gibi cüceler ortaya çıkmış, bugün onların esâmisi okunmamaktadır. İmam-ı Gazali’ler, İmam-ı Rabbani’ler yüzyıllardır unutulmazken mezkûr şahsın örnek aldığı M.Ahmed Halefullah gibiler bir kütüphanenin rafına sıkışıp kalmıştır. Mustafa Öztürk hakkında “ikinci Yaşar Nuri Öztürk” demiştim; görüyorum ki Yaşar Nuri bile mezkûr şahıs kadar tahribatta ileri gidememiş.

Mustafa Öztürk’ten başka hangi hadsiz “Allah (cc)’ı masal anlatmak gibi bir fiilin fâili” yapabilir ki!!!





[1]Ç. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 4, Sayı 1, Ocak-Haziran 2004

[2] Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 14-15, Samsun 2003

[3] Ç. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 4, Sayı 1, Ocak-Haziran 2004

[4]A.g.e, Cilt 4, Sayı 1, Ocak-Haziran 2004

[5]A.g.e, Cilt 4, Sayı 1, Ocak-Haziran 2004,

[6]A.g.e, Cilt 4, Sayı 1, Ocak-Haziran 2004,

[7]Kehf Sûresi, 13.

[8]Yusuf Sûresi, 111.

[9]Yusuf Sûresi, 3.

[10]Bakara Sûresi 117, Enam Sûresi 73, Nahl Sûresi 40, Yasin Sûresi 82.

[11]Hicr Sûresi, 9.

http://www.siyamiakyel.com/haber/fenerbahce/kuranin-bir-kismina-masal-diyen-mustafa-ozturk/112.html

KUR’AN’IN BİR KISMI “MASALDIR” DİYE İLAHİYAT PRF’Sİ: MUSTAFA ÖZTÜRK

https://www.ihsansenocak.com/mustafa-ozturk/

"Kur'an'ın Bir Kısmı Masaldır" Diyen İlahiyat Prof'u Mustafa Öztürk'e - İhsan Şenocak Hoca

https://www.youtube.com/watch?v=R5usqOUZKJI

Dr. İhsan Şenocak'tan Kur'an-ı Kerim Değiştirilsin Diyen Akademisyen'e Cevap

https://www.youtube.com/watch?v=LqEmEvm70WY



Haber 24’ün ilahiyatçısı Mustafa Öztürk’ün Allah’ın Kelamı için söylediği “Kur’an’da hatalar var” şeklindeki saldırgan ifadeleri:

“…Sırası gelmişken şunu da belirtelim ki dil, üslup ve ifade düzeyindeki mükemmelliğe atfen Kur’an’ın Arapça değil “Rabça” olduğuna ilişkin popüler söylem de gerçeğe tekabül etmemektedir. Çünkü Kur’an’da son derece beliğ ifadeler mevcut olduğu gibi lahn/HATA tartışmasına konu olan SORUNLU İBARELER de mevcuttur. (ÖZTÜRK KENDİNCE HATALARA ÖRNEK VERİYOR!) Diğer bir deyişle, Kur’an’da îcâz olduğu kadar ıtnâb, itâle ve tatvîl de vardır. Azımsanamayacak ölçüde tekrarlar vardır. Keza ayetlerin hecelerinde ses uyumu (seci/nesir kafiyesi) sağlamak için, geçmiş zaman kalıbı yerine şimdiki zaman kalıbı kullanmak, tekil yerine çoğul, dişil yerine eril zamirler kullanmak, bazı özel isimlerin özgün şeklini değiştirmek, kelimelerin sonuna harf eklemek, harf düşürmek ve hatta “üzerine çıktıkları/çıkacakları merdivenler’ şeklinde tercüme edilen ve-meârice aleyhâ yezharûn (43/Zuhruf 33) ibaresinde olduğu gibi manaya katkısı bulunmadığı halde ayet sonuna aleyhâ yezharûn (üzerine çıktıkları/çıkacakları) şeklinde bir ibare eklemek gibi hususiyetler de mevcuttur.” (Prof. Mustafa Öztürk, Kur’an ve Tefsir Kültürümüz, 15-16).

”MUSTAFA ÖZTÜRK’ÜN KUR’AN’A ATTIĞI İFTİRALAR – Dr. İhsan Şenocak

Oryantalistlerle Aynı Dili Konuşmak

Mustafa Öztürk dört makalesinin birinde, tek bir ayet kullanması onu da لا حُكْمَ إِلاَّ لِلّهِ “lâ hükme illâ lillâh” diye yanlış yazması hem kendi seviyesini, hem de onun yazılarına onay verenlerin ilmi ve ahlaki kariyerlerini göstermesi açısından önemlidir. “Vaiz Şenocak Vakası” başlıklı sebbiyesinde “ben de biraz Arapça bilirim” babında latin harflerle yazdığı ibarede ise “cem”i bir mevsufa “müfred” bir sıfat getirerek “Avâmil” düzeyinde bir metin okuyan öğrencinin bile yapmayacağı hataya düştü. “Elhamdülillahillezî ehhele abîdehu’l-fakîra…” diyerek “fakir”in “mevsufu” olan kelimeyi عبيد “ubeyd” yazması gerekirken عبد “abd”ın çoğulu olan عبيد“abîd” şeklinde terkibe aldı fakat manayı doğru verdi, “kulcağız” dedi

MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN” icon=”icon-book-open”]

Diyeceksiniz ki insan hata yapmaz mı? Elbette yapar. Fakat bir tefsir hocası, bir yazısında tek bir ayet yazıp onu da yanlış yazması bir seviye meselesi değil midir? Bu kıymette bir Arapça’ya sahip olan birinin kalkıp da Kur’an hakkında konuşmasının anlamı nedir?

Oryantalist Paret’in Kur’an’ın –haşa- uydurma olduğunu belirten görüşlerine katıldığını ikrar eden, ayrıca oryantalizmin Kur’an’la alakalı iftiralarından hareketle Allah’ın kitabında hatalar olduğunu iddia eden Öztürk’ün, bu ifadeleriyle oryantalizmin Türkiye distribütörü olduğuna itiraz etme hakkı var mıdır?

Daha Ne Yapacaktı?!

Kur’an’a uydurma diyen Paret’e katılan, Allah’la alay eden, kıssaların hakikat olduğuna inanmaya “dogmatikliktir”(Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili: 99) diyen, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere rağmen Allah Rasulü’ne nisbet edilen “bütün hissi mucizelerin uydurma olduğunu savunan” Öztürk Kur’an’a daha nasıl saldırabilirdi ki?

Bize Kur’an-ı Kerim gibi tek bir harfinde hata olmayan bir kitab indiren ve onu tahriften koruyan Allah Azze ve Celle’ye secdeler olsun.

MUSTAFA ÖZTÜRK’ÜN “BİLİMSEL NESEBİ”

Allah’ın kitabında, “batılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak”(bk. Cürcanî, et-Ta’rifât, 94) kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz(1874-1931) “Mebâhisu Kur’aniyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerim’deki kıssalar için “usture/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak cahilî iddiayı iftira mahşerinden, şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi. Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in danışmalığında İbn Haldun üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin(v. 1973) “Fi’ş-Şi’ri’l-Cahilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslam’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihi şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi (Taha Hüseyin, fi’ş-Şi’ri’l-Cahili, 26; er-Rûmî, Menhecu’l-Medreseti’l-Akliyye, I, 447). Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasi fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının usture/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayali olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulema, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi (Halefullah, a.g.e., 1; er-Rûmî, a.g.e., 448).

Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta

Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hûlî’nin sistematize ettiği Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebi Tefsir” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebi ürün olduğunu söyleyerek Allah Rasulü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır uleması tarafından irtidat ettiğine dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.

Kur’an’a Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah

Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslam’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.

Kur’an’ın nuzulünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” (En’am: 25). Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkıyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.

Halefullah imanî olduğu kadar ahlakî bir sorun da teşkil eden teziyle aklın önünde geniş bir alan açmayı, Kur’an’da geçen tarihi her hadiseyi incelemeyi, bundan da rahatsız olmanın “bilimsel özgürlüğe” pranga vurmak anlamına geldiğini söyledi. Ona göre bu durum, amacı öğüt vermek olan Kur’an’a aykırı değildir. Ne var ki Halefullah bu yaklaşımıyla Ehl-i Kitab gibi davranıyor, Kur’an’ın hevasına uyan kısmını alıyor, diğerini ise reddediyor. Nitekim Allah Teala konu ile alakalı şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. Bunlarda sana yaşanmış olayların bilgisi/hak, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma geldi.”(Hûd: 120). Ayetin mealinden de anlaşıldığı gibi Allah Rasulü’nü (s.a.v.) teselli eden, müminlere öğüt veren her bir kıssa haktır, yani gerçekte yaşanan olayların vahyedilmesidir. Ne var ki Halefullah kıssaların “öğüt” içermeleri ile alakalı kısmı alıyor, “hak” olmalarını reddediyor.

Tez Çapında Cüretkârlık

Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cüretkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihi verilerle Kur’an-ı Kerim çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir.”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.

Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?

Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayandığına, m.ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da beş bin yıl olduğuna göre, yazılı tarihi esas almak en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5000 yıl öncesini inkar etmektir. Kur’an-ı Kerim ise yazının henüz bulunmadığı dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihi bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimaî kabullerine göre de değişir. Her tarihçi naklettiği bir hadiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul fethini Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an’la tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel(!) olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etme yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cüretinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir kıymete sahip tarihi verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a usture/masal/mitoloji demeyi tercih etti.

İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek

Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağnağına gömülen Halefullah’ın nebbaşlığına soyunan çağdaş İlahiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:

Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, (Al-i İmran: 46),“Eğer konuşmuş olsaydı olağan üstü bir hadise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder(Halefullah, a.g.e., 25). Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasulü (s.a.v.) zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. İslam’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.

Fahruddîn er-Razî, kelamcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler, “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir. Onlar bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teala, Rasulü Hz. Muhammed’e (s.a.v.) haber verene kadar gizli kaldı.” Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib Meryem Suresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (as) olayıyla bu kelamda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi (er-Razî, Mefâtîhu’l-Gayb, VIII, 46-7).

Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hadisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hadiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın bir çocuk olması hasebiyle konuşması da ferdi bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçmediğinden sonraki kuşaklara intikal etmedi.

Tarih yazıcılığının sübjektifliği, hadisenin İslam’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hadiseleri tarihi hakikat olarak kabul edip Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, evhamı yakîn bilgiye tercih etmektir.

İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hadiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken nasıl oluyor da, tarihin bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?

Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?

İmran’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de üzerine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.

Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı(Sifru’l-Ahbâr, IX, 21). Hz. Meryem’de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.

Ahmed Halefullah, Kur’an’ı itibarsızlaştırma projesinin yerli oryantalizm şubesinde çalışan bir mustagrib olarak vazifesini yaptı ve önemli bir bölümünün uydurma olduğu bizzat müntesipleri tarafından itiraf edilen İncil’i esas alarak Kur’an kıssalarına usture/masal dedi. Bu ameliyesiyle Kur’an-ı Kerim etrafında şüpheler oluşturmak için cüretkâr bir adım atmaya kalkıştı. Fakat ileriye gidemedi. Ulemanın reddiyeleri karşısında sükuta büründü. Elinde kalan vazifesini ise Kur’an’ın “half” dediği selefin mirasını zâyi eden zümreye bıraktı.

Müseccel Yobazlardan Öztürk’e “Masal Saldırıları”

Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan kıssaların uydurma olduğu hezeyanı bugün bir televizyon kanalında da program yapmakta olan Mustafa Öztürk vasıtasıyla ilahiyat kürsülerinde seslendiriliyor.

Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilahiyat hocası Allah’ın, Kitabında defaetle hakikat olduklarını beyan ettiği(Kehf:13) en güzel dediği(Yusuf:3), müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği (Yusuf: 111) Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” (Öztürk, Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları, 2010, 99). Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilahiyat hocası söylüyor. Bu ilahiyatçıya göre Kur’an-ı Kerim’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.” (Öztürk, a.g.e., 98).

Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerim’i anlatmakla mükellef olan birinin oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de (!) Öztürk’e aittir.

Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor. Eğer bu duruma insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!

Herhangi bir mesele ilmi açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Mustafa Öztürk’ün, Allah Teala’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.

Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?

Sahabe Kur’an’ı daha çok Allah Rasulü (s.a.v.) mihrapta iken Onun ağzından dinledi. Erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hazirûna mehirde aşırı gitmeyin deyince bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi, “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, ‘Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız.’ buyurmuyor mu?” (Nisa: 20). Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isabet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, “Başını öne eğip, şöyle dedi, “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”(Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an, V, 66.).

Mustagriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğuna hükmeden (bk Maide: 44) “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yusuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep ettiğini (Yusuf: 55) göz önünde bulundurarak değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Maide suresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaktı.

“Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (Müddessîr: 48) ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerime arama yerine siyak-sibak ilmine vakıf olsaydı önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini (Müddessir, 46-7) görecek, Taha (109) suresinde ki ayeti kerimeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu görecek, Müddessir süresindeki ayetin kafirler, şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.

Ebu Zerr (r.a.) Allah Rasulü’ne (s.a.v.) önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der, “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasulü de (s.a.v.) “kırk yıl” buyurur(Müslüm, Mesâcid, H no: 1145). “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı(İbrahim:37), daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti(Bakara: 127). Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu(Al-i İmran: 96), Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu(İbrahim:37), Al-i İmran Suresi’nde geçen ayette ki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Suresi’nde ki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vakıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebu Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.

Eczacı Gibi

Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vakıf olsaydı, Allah Tela’nın cahillerden olmaması için Hz Nuh’a vaaz ettiğini(Hûd: 46), “Allah size ne güzel vaaz ediyor” (Nisâ: 58) mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyanları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecekti.

Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerim’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek bilakis Rudolf Bultmann gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.

Hafız ya da bütüncül okuma derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi Kur’an-ı Kerim’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.

Ahlaki Kriz

Mustafa Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hadiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durumda geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasulü’ne (s.a.v.) hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların bir ilahiyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalmasıdır. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlakî kriz yaşadıklarını göstermektedir.

“İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?

Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil hakikat olduğu bizzat Allah Teala tarafından beyan edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamalara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelamından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibayı emreden ayet-i kerimeler fehvasınca Kur’an-ı Kerim’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiğini söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları amaçlarının “Sahih Din” terkibiyle İslami tahrif etmek olduğunu göstermesi açısında dikkati câliptir.

Hulasa

Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir alimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyanına aykırı” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir alimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, muharref kitaptaki bir mesele de niçin Kur’an’da yok diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine masal demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.

Felsefi metinlerini tercüme edenler külli manada bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kurân” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini bildiğinden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi demitolojizasyon kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu (bk. Öztürk, a.g.e., 77-8).

Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor.” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır.” (Öztürk, a.g.e., 99) gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an-ı” (Fussilet: 26) diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, ona masal diyenler de aynı akibete uğradılar ve uğrayacaklardır.

Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerine masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem bütün ilahiyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerim’de ki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları”(Furkan:5) diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.

Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamıdır; oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın.” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını, zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdar olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflerden özgürleşir, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi yanına oturttuğu bir kadının yanında “reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz, “O kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz.” der, “müeddep olmayı öğrenir, ahlak fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilahiyatlarda gayri ahlaki” konuşmalar yapmaz.

Dr. İhsan Şenocak

http://dintahripcileri.com/mustafa-ozturkun-kurana-attigi-iftiralar/

BU LİNKTE DAHA ÇOK BİLGİ VAR HEPSİNİ BURAYA ALMADIM



#2: Tarihsellik ve Tarihüstücülük (Prof. Dr. Mustafa Öztürk'ün İddialarına Cevap) - Ebubekir Sifil

https://www.youtube.com/watch?v=Kw9k4yLN4G4&list=PLndck28KMKrzUAPFEcBllazwtwYdobaJx&index=2

LİNKTE 14 VİDEO MEVCUT EBUBEKİR SİFİL HOCANIN SİTESİNDEN DİĞER VİDEOLARA ULAŞABİLİRSİNİZ


10 Ekim 2018 Çarşamba

Ömer Bin Abdülaziz Yönetimde ve Takvada Örnek Halife






Babası, Mısır’a vali tayin edildiği zaman o, ilme karşı duyduğu derin ilgiden dolayı babası ile Mısır’a gitmek istememiş ve şöyle demiştir: “Beni Medine’ye gönder. Oradaki fakîhlerden ders alırım. Onların ilim ve faziletlerinden istifade ederim” (İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut 1966, IX,192-193). Bunun üzerine babası onu Medine’ye göndermişti.

Hicaz valisi sıfatıyla Medine’ye ulaşır ulaşmaz, Medine’nin büyük âlimlerinden on kişiyi seçerek kendisine bir istişare heyeti oluşturdu. Bu âlimlere şöyle hitap ediyordu: “Sizinle danışmadan ve İslamî hükmünü iyice ortaya çıkarmadan herhangi bir iş görmek istemem. Ayrıca memurlarımdan birinin zulüm ve haksızlığını görür veya işitirseniz mutlaka bana bildirmelisiniz”

Medine’de vali olarak bulunması, buradaki seçkin âlimlerden istifade etmeye devam etmesini sağladı. O, Tabiinden âlimlerle sürekli görüşüp ilim tahsiline devam ederken, Sahabilerden hayatta olanlardan da Resulullah (s.a.s) hakkında bilgiler almayı ve hadis dinlemeyi ihmal etmiyordu.

Halîfe Ömer bin Abdülazîz¸ emîrlerin kendisine biatinden sonra şunları söylemişti: “Ey İnsanlar! Ancak şu beş şartla kapıma yanaşınız: 1- Derdini anlatamayan âciz ve zayıfların ihtiyaçlarını iletmek. 2- Göremediğimiz zaman bize adaleti göstermek. 3- Bize ve insanlara ait emanetin gereğini hatırlatmak. 4- Hakkı yerine getirmekte bize yardımcı olmak. 5- Yanımızda hiç kimsenin koğuculuğunu yapmamak.”

Halîfe olduktan sonra getirilen süslü alay atlarına binmedi ve hilafet sarayına değil: “Benim kıl çadırım bana yeter!” diyerek evine gitti. Hanımını yanına çağırdı: “Eğer benimle yaşamak istiyorsan, ziynet ve mücevherlerini “beytülmal”e bırak. Zîra onlar, senin yanında iken, ben seninle olamam…” dedi. Hanımı da onun bu arzusunu yerine getirdi. Bütün ziynetlerini beytülmale hediye etti. Kendisinin 50.000 altınını fukara ve gurabaya dağıttı. Hizmetkarlarını serbest bırakarak tebasının en mütevazî yaşayan bir ferdi gibi yaşayarak, ümmete tevazu ve fazîlet örneği oldu.

Ömer, babası Abdülaziz’den ve kayın babası ve amcası Abdülmelik’den kendisine intikal eden bütün malları beytülmale iade etti. O, bu malların Emevîler tarafından haksız olarak el konmuş mallar olduğuna inanıyordu.

Ömer b. Abdülaziz’in ekonomik uygulaması sayesinde İslâm devletinin her yerinde refah seviyesi yükselmiş, daha önce yoksulluk içinde bulunan kalabalık halk kitlesi, normal bir yaşama kavuşarak ihtiyaçlarını rahatça karşılayabilecek bir duruma gelmiştir. O, ticaret yapan kimselerin dışında kalan herkese beytülmaldan maaş bağlamıştı. Uyguladığı âdil siyaset ile fakir zümre ortadan kalkmış, toplanan zekâtların dağıtılması için memurlar zorluk çekmeye başlamıştı. Çünkü zekâta ihtiyacı olan kimse bulunamıyordu

Yahya ibn Sâıd’den şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Ben Afrika bölgesinin zekât amili idim. Zekatları topluyor, fakat dağıtacak ihtiyaç sahibi kimse bulamıyordum. Ömer’in uygulaması insanları zengin yapmıştı. Ben bu paralarla köle satın alıp azat ediyordum”

İbn Kesîr, “Ömer b. Abdülaziz çarşı pazarlara memurlar göndererek şöyle bağırmalarını emrederdi: “Ey borçlular! Ey evlenmek isteyen gençler! Ey yetimler! Ey fakir ve muhtaçlar! Neredesiniz, geliniz! Nasibinizi alınız” Ömer böylece bütün bu insanları zengin yapmıştı” demektedir

İbrahim İbn Bekkûr: “Ömer b. Abdülazizi Medine’de gördüm. O, insanlar arasında en güzel giyineni, en güzel kokular sürüneni ve yürüyüşünde en heybetli olanı idi. Halife olduktan sonra da onu gördüm; dünya nimet ve lezzetlerini tepmiş, takva sahibi bir mümin gibi yürüyordu”

Halifeliği döneminde yaptığı bütün işlerde Kıyamet gününü, hep gözünün önüne getirip, kalbinde hissederek, devamlı bir vicdan muhasebesi içindeydi. Halkının haklarını layıkı veçhile yerine getirememekten çok endîşe ederdi. Hulefa-i raşidînin izinden yürüdüğü için kendisine “Beşinci Halîfe” unvanı verildi.

Halîfe olduğu zaman, oldukça iri bir vücuda sahipti. Fakat kısa zamanda eridi Sırtındaki kemik izleri görülür hale geldi.

Ömer b. Abdülazîz hilafet makamına geçtiği gün, zamanın tanınmış, zühd sahibi ve ehl-i hal alimlerini toplayıp: “Halk bu hilafeti her ne kadar nimet gibi kabul etse de, benim için taşınabilmesi güç, çok ağır bir mes’üliyyet olarak görüyorum. Bana aid tavsiyelerinizi rica ederim” dedi. Onlardan bir tanesi şu veciz nasihatte bulundu: “Ey Halîfe! Yarın kıyamet günü kurtulmak istersen, müslümanların yaşlılarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evladın bil! O zaman bütün müslümanlara kendi evindeki ana-baba-kardeş ve evladın gibi muamele etmiş olursun..” dedi.

Halife Ömer saraydaki lüks eşyaları beytülmâle koydurması, köle ve câriyeleri âzat etmesi, halktan biri gibi yaşaması ve hutbelerde sadece halifeler için yapılan duayı halk için okunan umumi duaya çevirmesi gibi uygulamalarıyla Emevîler’in geleneksel saltanat görüntülerine son verdi.

Valilerin ticaretle uğraşmasını ve hediye almasını yasakladı. Halka mazlumun yanında olduğunu, memurlardan şikâyetçi olanların doğrudan kendisine başvurabileceğini bildirdi. Cuma gününü mezâlim mahkemesi duruşmalarına ayırdı. İdam ve el kesme cezalarının kendisinden izin alınmadan uygulanmasını, suçlulara dayak atılmasını yasakladı. Hapishaneleri ıslah ederek suçluları işledikleri suçlara göre ayrı koğuşlara yerleştirdi.

Ömer bin Abdülaziz, bugünkü devletlerin bile tüm halk için temin etmeye imkanları olmadığı ve hatta böyle bir uygulamayı düşünmedikleri halde o, her aile için barınacağı bir ev, işlerini göreceği bir binek ve kendisine yetecek kadar ev eşyası temin edip bunları halkın vazgeçilmez ihtiyaçları olarak görmekte idi. Hatta evi, bineği ve tüm ihtiyaçlarını karşılayacak ve eşyası olan böyle bir kimsenin borcu olduğu takdirde onun borcunu devlet öderdi. Ömer: "Bunlar her Müslümanın temel ihtiyaçlarıdır. Böyle bir kimsenin borcu varsa onu da ödeyiniz" diye emir veriyordu

İlk İslâm tarihçileriyle bazı şarkiyatçılar, sadece iki buçuk yıl sürmesine rağmen onun döneminde büyük bir maddî kalkınma olduğu konusunda birleşirler. Kendisine karşı sevgi ve güven duyan mükellefler zekâtlarını ve vergilerini ödemede duyarlı davrandıkları için halkın refah seviyesi yükseldi. Ticaretle uğraşanlar dışında herkese yeterli miktarda maaş bağlandı ve böylece ülkede muhtaç kimse kalmadı. Zekâta muhtaç müslümanların sayısının azalması sebebiyle artan zekât ve vergi gelirlerinin bir kısmı esirleri kurtarmak, borçlulara yardım etmek, fakir bekârları evlendirmek için kurulan yardım fonlarına aktarıldı. Fakirler ve yolcular için aşevleri, işlek yollar üzerinde yolcuların bir gün ücretsiz olarak kalabilecekleri konaklar inşa edildi.

Ömer bin Abdülazîz, Şam’da, bir mimber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senâdan sonra üç şey söyledi. “Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz, zâhiriniz, dışınız da iyi olur. Âzâlarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhiretiniz için sâlih ameller işleyiniz. Böylece dünyânızı da korumuş olursunuz. Hazret-i Âdem’den îtibâren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.”

Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) Evzâî’ye yazdığı bir mektûbunda, “Biliniz ki, ölümü çok hatırlayan kimse, az bir dünyalık ile iktifa eder, konuştuğu kelimelerin hesabını vereceğini düşünen kimse çok az konuşur, ancak lüzumlu sözleri söyler” buyurdu.

Halifeliğinde, yanına bir heyet gelmişti. Heyetten bir genç nutuk söylemeye başladı. Bunun üzerine “Sen dur, yaşlınız konuşsun” diyerek genci uyarmak istedi. Genç: “Ey Emîr-ül-mü’minîn! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz. Çünkü adâletin bizi korkmaktan emîn kılmıştır” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince, “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik” dedi.

Bir Cuma namazını kıldırdıktan sonra, insanların arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine dedi ki: “Ey mü’minlerin emîri! İmkânlarınız var. Daha kıymetli elbise giyseniz olmaz mı?” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ) bir müddet düşündü ve başını kaldırıp, “Varlıklı halde iken iktisad etmek ve hakkını almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını helâl etmek çok makbûl ve çok faziletlidir” buyurdu.

Birgün etrâfındakiler Ömer bin Abdülazîz’e: “İnsanların en ahmak olanı kimdir?” diye sorunca, “Ahıretini dünyâ için satan, ahmaktır, âhiretini başkasının dünyâsı için satan ise daha ahmaktır” buyurdu.

İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyâçlarını temin ederdi. Katır çalıştıran işçisi, bir gün normalden fazla para getirince “Neden böyle fazla para geldi?” dedi. “Pazar kalabalık ve bereketliydi” cevâbına karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir” emrini verdi.

Enes bin Mâlik hazretleri onun hakkında: “İmâmlık yapmakta Resûlullah efendimize, Ömer bin Abdülazîz’den daha çok benzeyen kimse görmedim.” buyurdu.

Mus’ab b. A’yun anlatır: “Ömer b. Abdülaziz halife iken Kırman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırdı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden: “Şu adil halîfe ölmüş olmalı’” dedim. Araştırdım. Ömer b. Abdülaziz’in o gece vefat ettiğini öğrendim

Ömer: Büyük hukukçu Salim’us-Sûddî’ye: “Hilafetim, seni sevindirdi mi, üzdü mü?” Sûddî: “İnsanların hesabına sevindim; ama senin payına da üzüldüm.” Ömer: “Nefsimin helakınden korkuyorum.” Sûddî: “Korkuyorsan çok iyi… Çünkü ben de korkmamandan endişeliydim.” Ömer: “Bana bir öğüt ver!” Sûddî: “Şunu unutma: Babamız Adem, bir tek günah için cennetten çıkarıldı” dedi.

Ömer çok dindar ve lüks yaşamadan hiç hoşlanmayan bir halife olarak ün aldı. Sarayını Süleyman’ın ailesine bırakıp, mütevazi bir evde yaşamaya başladı. Giysileri o kadar basit keten ve pamuktandı ve o kadar süsten noksandı ki görenler kendini bir uşak sayabilirlerdi. Karısını haremde ziyarete gelen bir misafir kadının halife karısının yakınında bahçenin duvarını tamir eden yamalı elbiseli ve uşak kılıklı bir erkeğin bulunmasına sinirlenip halife karısını “Sen Allahtan utanmıyor musun? Nasıl olup da bu amele yanında örtünmeden durabiliyorsun?” diye azarlamış olduğunun; ama bu amele gibi çalışan kişinin Halifenin kendisi olduğunu öğrenince çok utandığının hikâyesini tarihler yazmıştır.

Halife Ömer bin Abdülazîz ( radıyallahü anh ) her gün âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar onlara o kadar te’sîr ederdi ki, sanki içlerinden biri vefât etmiş gibi ağlarlardı.

Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede ve halka bildirmede çok dikkatliydi. Ömer bin Abdülazîz’in devrinde halk dahi ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun? gibi sözler söylenmeye başlandı.

Büyük evliyâ ve âlimlerden Süfyân-ı Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şafiî buyurdular: “Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülazîz’dir.”

Mâlik bin Dinar buyurdu: “Dili dönen, zahidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin Abdülazîz gibi olur ki, dünyâ ayağına geldiği halde onu reddeder.”

Bir gece ona misâfir geldi. O bir şey yazıyordu. Misâfiri de yanında oturuyordu. Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek gibi oldu. Misâfir; “Yâ Emir-el-müminîn! Kalkıp lambaya yağ koyayım mı?” deyince; “Misâfirine iş gördürmek, insanın mürüvvetine yakışmaz.” buyurdu. “O halde hizmetçiyi kaldırayım mı?” “O da olmaz; daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer bin Abdülazîz hazretleri kalkıp, lambaya yağ doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle: “Ama, bu işi kendin yaptın, neden.” deyince; “Bu işi yapmaya giderken, Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine Ömer’im. İnsanların Allah katında hayırlısı tevâzu sâhibi olanlarıdır.” buyurdu.

Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi: - Ona de ki, elma yerini bulmuştur. Fakat görevli itiraz edecek oldu: - Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır. Halife cevap verdi: - Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı: - Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

ÖMER BİN ABDÜLAZİZ’İN HUTBELERİ VE SÖZLERİ

“Allah’tan korkun ve aşırı şakadan kaçının; zîrâ aşırı şaka, kin tutmağa, kin de kötülüklere sebep olur.”

Ömer bin Abdülaziz'e ashap arasında meydana gelen savaşlar sorulduğunda şu cevabı vermiştir: "O akan kanlara Allah elimizi bulaştırmadı.Biz neden dilimizi bulaştıralım."

İlk hutbesinde “Ey Nas! Kuşkusuz Kur’an’dan sonra Kitap, Muhammed (sav)’den sonra Peygamber yoktur. Bilesiniz ki, ben hakim değil infaz ediciyim. Kanun koyucu değil tâbiyim. Ben sizin hiçbirinizden daha hayırlı değilim; üstelik içinizde yükü en ağır olan kişiyim. Zalim devlet reisinden kaçan adam zalim değildir. Şurasını iyi biliniz ki, Allah’a isyan hususunda kula itaat edilmez.”

Ömer bin Abdülaziz’in hutbelerinden: “Ey insanlar! Sizler ölümün hedeflerisiniz. Ölüm, sizden dilediğini seçer. Dün geçti, o sizin hakkınızda şahiddir. Bugün mühim bir emanettir. Onun kıymetini iyi bilip değerlendirmek lazımdır. Yarın ise, içindeki meçhul hadiselerle gelmektedir. Ölümden kaçış nereye olacaktır? Sizler şu dünyada yüklerinizi bineklere yüklemiş yolcular gibisiniz. Yükleriniz başka bir alemde çözülecek. Sizler şu dünyada sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi sizden sonra geleceklerin yerine terk edeceksiniz. Sizin aslınız, yani dünyaya gelmenize vesîle olanlar, hemen hemen hiç kalmadı gibi… Sizler de aynı şekilde göçeceksiniz! Ey cemaat! Kendimde bir üstünlük gördüğüm için size böyle nasîhat ettiğimi zannetmeyin! İçinizde belki benden daha çok rahmet ve mağfirete muhtaç kimse yoktur. Kendim ve sizler için Rabbime sığınıyorum. Allah’ın –celle celâlühû– kitabını, Allah Rusûlü’nün –sallâllâhu aleyhi ve sellem– sünnetini, güzel ahlak ve kalbî duygularını kendinize örnek alınız. Ancak kurtuluş bundadır”.

Ömer Bin Abdülaziz’in valilerinden birine yolladığı mektup; “Cenab-ı Allah bir kavmi bizzat kendisi yahut kullarından bir kimse vasıtasıyla cezalandırmak isterse o kavim içinde kötülükler meydana gelir ve salih kimseler de o kavmi asla ikaz etmezler. O insanlar cezalardan da muaf tutulamazlar, aralarında kötülük işleyenlerin kökü kazınmadıkça.... Haram işleyen o müfsit insanları da, salih insanlar, haramdan alıkoymaya çalışmasalar o zaman gökten yeryüzüne bela ve cezaların indirileceği muhakkaktır. Bu cezalar, masiyet işleyen yöneticiler ve onlara dalkavukluk edenlere daha çok yakındır. Ben, böyle bir ceza ve belanın Allah tarafından indirildiğinde insanlardan bir kısmının helak olduğunu, bir kısmının da kurtuluşa erdiğini kitabın yazdığını biliyorum... Ancak münkerden alıkoyan bir kavim olsalar o zaman Allah onları mutlaka korur. Cenab-ı Allah bizzat kendisi cezalandırmayabilir. Belki günahkarı günahkara, zalimi de zalime musallat ederek onları birbirine kırdırır. Sonra bu yok olan iki kitlenin ikisi de cehennemi boylar. Allah'ım! Bizi zalim yahut zalimlere dalkavukluk yapan yağcılardan eyleme!.. Bana ulaşan haberlerden içinizde kötülüklerin hızla arttığını, şehirlerinizde fasıkların çoğaldığını öğrenmiş bulunuyorum. Allah'ın sevmediği işleri ve kötülükleri işlemekten ve haramlara düşen kimselere yağcılık yapmaktan kaçınınız. Allah'a yakın olmayı arzu eden ve Allah'tan korkan kimseler arasında bu kötülükler asla yayılmaz. Onlar fâcir insanlardan uzak, aziz ve şerefli kimselerdir. Sizden evvel gelip geçenler böyle değildi... Onlar ancak "Kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler...” el-Fetih, 48/29 "Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu... Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. " el-Maide, 5/54”

Hasta yatağında iken yakınları: “Senden sonra evlatlarına, ailene beytülmalden bir şeyler vasiyet et’” dediklerinde o: “Çocuklarım ya salih veya şerli kimseler olacaktır. Salih olurlarsa onların böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Şayet şerli olacaklarsa, benim onlara bırakacak birşeyim yoktur. Her iki halde de buna lüzum kalmamaktadır.” dedi.

Ömer Bin Abdülaziz’in cephe komutanına yolladığı mektup: Bizler, düşmanlarımızın günahlarından dolayı onlara galip geliyoruz. Öyle olmasaydı onları yenecek gücümüz olmazdı, zira sayıları bizlerden daha çok, silahları silahlarımızdan daha güçlüdür. Kuvvetimizle ve hakkımızla onlara galip gelemeyiz. Onun için düşmanlarınızdan çok günahlarınızdan sakının.

“Hasta bir dostunuza ilaçla tedavi etme imkanı olduğu müddetçe asla cerrahi bir yolla tedaviye başvurmayın”

Ömer Bin Abdülaziz’in valilerinden birine yolladığı mektup: Yol üzerinde hanlar inşa ettir. Ümmetten gelip geçenleri bir gün bir gece konuklandır. Onların ve hayvanlarının rahatını sağla. Hasta olan yolcuları ise iki gün iki gece barındır. Aralarında yolda kalmış olan varsa, onu gideceği yere ulaştır.

Allah (c.c.) müminleri İslam ile şereflendirip aziz kıldı. Onlara muhalefet eden İslam düşmanlarını da zelil etti. Müminleri insanlar için gönderilmiş hayırlı bir ümmet yaptı. Müminlerin başına ehli küfürden kimseyi geçirmeyin. Allah'ın onları aziz ve şerefli kılmasından sonra kâfir ve zâlimlerin tasallutu altına girmesinler. Zira müminlerin, kendilerini o kâfir ve zâlimlerin kötülüklerinden ve hilelerinden korumaları güç olabilir. Aldatmalarından korunabilmek zordur.

Namaz vaktinde tüm işlerinizi bırakın. Namazı zayi eden insan, diğer işleri çok daha kolay zayi eder.

Sizler vali olduğunuz halde ticaretle meşgul olmayın. Çünkü vali, ticaretle meşgul olmaya başladı mı, ne kadar dikkat etse de elinde olmadan ayrıcalığa sahip olur, tekel oluşturur ve malı zorla elde eder.

Ömrüme yemin olsun ki Allah yolunda cihadlardan birisi de, haram işleyen kimselere karşı, kişinin eliyle ve diliyle cihad etmesidir. Bu haram işleyen velev ki insanın babası, kardeşi veya akrabası dahi olsa... Muhakkak ki Allah'a giden yol; ona itaat ederek varılan yoldur. Birçok kimsenin "Falan adam güzel huyludur. nefsine hakimdir, mütevazıdır derler ve yaptığında riya olur” diye emri bil maruf ve nehyi anil münkerden uzak kaldığını duydum. Allah, böyle düşünenlerinizi asla ahlaki ve huyu en iyi olanlarınız olarak kabul etmez. Böyle davranan kişi nefsine zulmetmiş ve sorumluluktan kurtulmamış. bilakis sorumlu olmuş demektir. Zira o, Allah'ın emrettiği "iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak" prensibini terk etmeyi kendisine prensip edinmişti. Birçok kimsenin "Ey iman edenler. siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Kendiniz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar vermez."el-Maide, 5/105 âyetini dillerine dolayıp yanlış yorumladıklarını duydum. Demek biz hidayete erersek, dalalet ve sapıklığa düşenlerin dalaletleri bize asla zarar vermez. O halde biz de sapıklık ve dalalete düşersek hidayete erenlerin hidayeti de bize fayda vermez. "Günahkâr hiçbir nefis diğerinin (günah) yükünü taşımaz.” el-En'am, 6/164 Ama bize düşen görev, iyiliği emir ve kötülükten alıkoymaktır. iyilik ve takva üzere yardımlaşmak müminlerin vasıflarındandır. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "Fesat planları hazırlayanlar, Alah'ın kendilerini yere batıracağına yahut şuurlarının eremeyeceği cihetlerden kendilerine azap gelip çatacağına karşı emin mi oldular artık?" en-Nahl, 16/45

Ömer Bin Abdülaziz başka bir genelgesinde, ölüler için ağlayıp feryat etmeyi, kadınların cenazeleri takip etmesini ve tekrar yaşanmaya başlayan cahiliye adetlerini yasakladı. Kadınların tesettüre uymasını emretti. Valilerine gönderdiği mektubunda şöyle diyordu: "Emniyet görevlilerine söyle, gerek sokaklarda ve gerekse evlerde ölüler için kadınların feryat ederek ağlamalarına engel olsunlar. Allah, musibete uğrayanlara hem dünyada hem de ahirette mükafat vereceğini bildirmektedir. "Onlar ki bir musibete uğradıkları zaman biz (dünyada) Allah'ın (teslim olmuş kullarıyız) ve biz (ahirette de) ancak ona dönücüleriz diyenlerdir Işte Rabblerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir" bakara suresi 156-157

"Ömer İbn Abdulaziz'i seven ve onun iyiliklerinden bahsedip te bu iyilikleri yaymak için çalışan birini gördüğünde, bilki bu işin sonunda bir hayır vardır. İnşaallah..." Ahmed İbn Hanbel

KAYNAKLAR;

Ömer İbn Abdülaziz (Ahmed Ağırakça)

http://www.nurnet.org/omer-bin-abdulaziz-r-a-kimdir-679-720-kisaca-hayati/

http://www.islamveihsan.com/omer-bin-abdulaziz-kimdir.html

http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Islam-Alimleri-Ansiklopedisi/Detay/OMER-BIN-ABDULAZIZ/1059

http://www.alim.gen.tr/haber/omer-b-abdulaziz-r-a

9 Ekim 2018 Salı

İslam'a Uymadığımız için Kaybediyoruz





bu yazıyı hazırlama amacım birilerini suçlamak değildir. BEN KENDİM DAHİL HERKESİ SUÇLUYORUM! anlamamız gereken şudur islam’a sarılmadıkça, islam’a uymadıkça bu fitne, kargaşa devam edecektir. islami toplumu ve islami devleti inşa etmek zorundayız önümüzde halifeler özellikle Ömer bin Abdülaziz örneği vardır. Ömer bin Abdülaziz islam’a uyarak 2,5 yılda devlete adaleti millete huzur ve zenginliği getirmiştir bu dünya’da huzurlu olmak istiyorsak islam’ı harfiyyen uygulamalıyız HAYATIMIZIN HER ALANINDA!

"Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve “işittik, itaat ettik” dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam sözü hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir." MÂİDE Suresi 7. ayet meali

*** İslam, İKTİDAR’I elinde bulunduran Müslümanlara, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyi ve yönetmeyi farz kılmıştır. KUR’AN’DA bu konu şöyle açıklanıyor: MAİDE 44, 45 ve 47: “…Şu halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar KÂFİRLERİN ta kendileridir. Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır. Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o kefaret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar ZALİMLERDİR. İncil’e inananlar, Allah’ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar FÂSIKLARDIR.” Bu ayetlerde, Allah’ın indirdiği kitaplar ile hükmetmeyen Tevrat ve İncil müntesipleri; KÂFİR, ZALİM ve FASIK olarak nitelendirilmiştir. Bunların bu nitelemelere muhatap olmaları, ellerindeki kitapların hak hükümlerine göre değil, zanlarına ve arzularına göre hükmetmeleridir.

Allah, Peygamberimize de KUR’AN’DA şu emri vermektedir: MAİDE 49 ve 50: “(Sana da Ey Muhammed şu talimatı verdik) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır. Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır ” Ve Allah inananlara emrediyor: MAİDE 51: Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli (dost ve yönetici) edinmeyin. Zira onlar birbirinin velisi (dost ve yöneticisidirler). İçinizden onları veli (dost ve yönetici) edinenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”

"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir." NİSA Suresi 59. ayet meali

"Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar." NİSA Suresi 65. ayeti

"Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir." BAKARA Suresi 85. ayet meali

"O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. (Allah) o hak dini bütün dinlere üstün kılmak için (böyle yaptı). Şahit olarak Allah yeter." FETİH Suresi 28. ayet meali

“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı” (Bakara 120).

“Bugün sizin dininizi ikmal ettim (kemale erdirdim). Üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. (İslâm’a razı oldum.)” ( Mâide Sûresi, 3)

"Allah Teâlâ, ilmi kullardan soymak suretiyle çekip almaz. Ancak ilmi, âlimleri almak suretiyle ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim bırakmayınca da, insanlar bir takım cahil başlar edinirler ve onlara sorular sorarlar, onlar da ilimsiz fetva verirler. Bu yüzden de hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar." (Buhari, İlim, 34; Müslim, İlim, 13, 14; Müsned, 2/162)

"Ümmetimin aleyhine korktuğumun en korkuncu, saptırıcı liderlerdir."(İbn Mace, Fiten, 9; Müsned, 6/441)

İmam Gazali “Siyasetle din, ikiz kardeş gibidirler. Ne siyasetsiz din olur ne dinsiz siyaset olur.”

*** İslam’da din-devlet ayrılığı yoktur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin düştüğü/düşeceği durum âyetlerle beyan edilmiştir. Peygamberimiz, aynı zamanda devlet kurucusu ve devlet başkanı idi. Ana kaynak dindir, İslam’dır, Şeriattır. İslam âleminin içinde bulunduğu vahim durum, yaşanmayan İslam’a mal edilebilir mi? ‘Şeriatla yönetilen ülkelerde hep dikta rejimi olması. Şeriat, insanı diktatör olmaya itiyor olmasın?’ tarzındaki sözler, çok üzücüdür. Bu düşüncede olanların yollarının, yönlerinin doğru ve iyi olmadığını gösterir. Emperyalist devletlerin emrine girmiş, maddi ve manevi hayat tarzlarını Batı’ya/ABD’ye/İsrail’e göre ayarlamış rejimin mensuplarının faturası nasıl İslam’a çıkarılabilir? Böylesine bir insafsızlık bir Müslüman’a yakışır mı?

Âyet/vahiy Kur’an-ı Kerim en üstte birinci müracaat kaynağımız, ikinci sırada Rasulüllah Efendimiz. Siyeri ile hadisleri ile Sünneti Seniyyesi ile… Üçüncü sırada Peygamberimizin dizi dibinde yetişen Sahabeyi Kiram’dır. Sonra o izi süren Allah dostları, mürşidler, müctehitler, imamlar, vs.

Sırayı/sıralamayı bozmayalım: Âyet/Hadis/Sahabe

Allah ve Rasulü’nün ölçüsüne uymayan taraf varsa, hangi cemaat, vakıf, dernek, tarikat/tasavvuf yolcusu olursak olalım, Allah ve Rasulü’nün ölçüsüne uymayan taraf varsa, ‘Allah’a isyan noktasında bazı icraatlar/faaliyetler/eylemler bulunuyorsa, tavır koymak “emri bil maruf, nehyi anil münker yapmak” şarttır, zarurettir. (Gazali’nin İhya’sında bu bölüm dikkatli bir şekilde okunabilir.)

Suudi Arabistan’da Afganistan’da, Irak’ta krallıkla yönetilen veya adı cumhuriyet olup da aslı diktatörlük olan diğer İslâm ülkelerinde yaşanan olumsuzluklar, İslâm adına işlenen cinayetler, insan hakkı ihlalleri bizleri çok zor duruma sokuyor. Muhataplarımıza: “Sizde de aynı olumsuzluklar var, dünyayı sömürüyorsunuz, zayıfları eziyorsunuz, bizdeki olumsuzlukların pek çoğu sizden kaynaklanıyor” dememiz, bizi haklı çıkarmıyor. Zira başkalarının kötü olmaları bizim iyi olduğumuzu göstermez. Hz. Ömer’in söylediği gibi, “Allah kötülüğü kötülüklerle değil, iyiliklerle değiştirir.” Aslolan iyi olmak ve iyiliği, iyi temsil etmektir. İman ve küfrü iki ayrı cephe olarak görmek, bu cepheler arasındaki sürtüşmenin ebediyete kadar süreceğini, sürtüşmenin genellikle savaşlardan çok, kültürler arası sürtüşmeler olarak ortaya çıkacağını idrak etmek demektir. Kâfirlere karşı imanın vakarını kaybetmenin her çeşidi, mü’min için tehlikedir. Mü’min, Allah’ın dostlarını dost, düşmanlarını da düşman bilir. Mü’min kendini korumalı, çevresinin mü’min çevre olmaktan uzaklaşmasına karşı hassas olmalıdır. İslâm’ın nasıl yaşanacağının en güzel ve mükemmel örneği, Resulullah Efendimizdir. İslâm’a uymayan beyanlar ve tavırlar, kimden gelirse gelsin reddedilir. İsterse o kişi havada uçsun, denizde yürüsün!

http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/yasar-degirmenci/islam-guzel-de-biz-neden-guzel-degiliz-16987.html

“Allah, neden günahkâr insanlara bu dünyada mal mülk veriyor; hedeflerine ulaştırıyor?” diyenlere;

Hikmet dünyasında yaşıyoruz. Bu dünyada ister kafir olsun ister Müslüman olsun, kim şartlara riayet ederse, vesilelere yapışırsa o kazanır.

ancak; Müminlerin işledikleri günahlara mukabil çoğu kez bu dünyada başlarına bela ve musibet verilmektedir. Taki cezası bu dünyada temizlensin ve ahirette ceza görmesin. Ancak kâfirlerin ve zalimlerin işlediği günahlar ve zülümler, büyük olmasından dolayı bu dünyadaki bela ve musibetler onların cezalarına mukabil gelmediği için, cezaları tamamen ahirete bırakılmaktadır.

https://sorularlaislamiyet.com/allah-neden-gunahkar-insanlara-bu-dunyada-mal-mulk-veriyor-hedeflerine-ulastiriyor

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise senin kendi nefsindendi.”(Nisa, 4/79).

“İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler peygamberlerdir. Sonra sırasıyla (rütbeleri) onları takib edenler, sonra onları takip edenlerdir. Kişi dinine göre müptela kılınır (imtihana çekilir). Eğer dininde salabetli ise imtihanı (göreceği bela ve musibet) ağır olur. Eğer dininde gevşek ise o oranda imtihan edilir. Bela o kimseyi devamlı takib eder. Nihayet onu bırakıncaya kadar. Böylece kul, yeryüzünde hatası olmadığı halde yürür.” (Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 71, 983. hadis. Ahmed b. Hanbel, Buharî, Tirmizî, İbn-i Hıbban, Müstedrekten. bk. İbn-i Mâce II, 1321, 1331, 1335)

“neden Allâh kâfirlere, siz Müslümanlara karşı egemen olma fırsatı vermiştir.” diyenlere;

Mısırlı Müfessir Şeyh Mütevelli eş-Şa'ravî'ye bırakalım. Kendisi bu ayetle ilgili yaşadığı bir olayı anlatarak şöyle der:

"San Francisco'dayken bir oryantalist (müsteşrik) bana şöyle dedi: Kur'an'da geçen her şey doğruysa Kur'ân'da geçen bu ayete rağmen neden Allâh kâfirlere, siz Müslümanlara karşı egemen olma fırsatı vermiştir. Ben de ona cevap olarak şöyle dedim: Çünkü ayette Müminler demektedir biz Müslümanız ancak Mümin değiliz. Zira günümüz Müslümanları namaz, oruç, zekât, hac gibi birçok ibadeti yerine getirmekte ancak buna rağmen bilimsel, ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri anlamda tam bir zaaf içerisindeler. Peki, bunun sebebi nedir diye sorunca şöyle cevap verdim: Çünkü Müslümanlar henüz Mümin derecesine yükselmemişlerdir. Zira günümüz Müslümanları gerçek mümin olmuş olsalardı Allah Teâla'nın "Müminlere yardım etmek bize haktır" (Rum 47) vaadine mazhar olurlardı. Müslümanlar hakkıyla mümin olsalardı bütün toplumlardan daha üstün bir seviyeye ulaşacaklardı. "Üzülmeyin, gevşemeyin eğer mümin iseniz en üstün sizlersiniz". (Al-i İmran/139) Eğer Mümin olsalardı Allah onları içinde bulundukları bu zillet halinde bırakmayacaktı. "Allah Müminleri, içinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir." (Al-i İmran/ 179) Mümin olsalardı Allah Teâla her durumda onlarla beraber olurdu. "Allah Müminlerle beraberdir" (Enfal/19) Ancak günümüz Müslümanları gerçek Mümin derecesine ulaşamadıkları için bu durumdalar. Allah Teâla şöyle buyurmaktadır: "Sen ne kadar şiddetle arzu etsen de onların çoğu mümin değildir" (Yusuf/103) Peki gerçek müminler kimlerdir diye sorarsan bunun cevabı yine Kur'an'dadır. Allah Teâla, Tevbe suresinde şöyle buyurur: "Şüphesiz Allah, Mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. (Tevbe/111). Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, Allah'ın rızası için seyahat edenler, rükû' ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırları (yasa ve kuralları) hakkıyla koruyanlardır. Mü'minleri müjdele."(Tevbe/112).

https://dogruhaber.com.tr/yazar/huseyin-sudan/9687-allah-muminlere-karsi-kafirlere-firsat-vermez-ancak/




bu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim

Gemiyi Delenlere Engel Olmazsanız Beraber Batarsınız “İyiliği Emretmek- Kötülükten Alıkoymak” Farzdır

https://mustafa1senyurt.wordpress.com/2015/07/05/gemiyi-delenlere-engel-olmazsaniz-beraber-batarsiniz-iyiligi-emretmek-kotulukten-alikoymak-farzdir/

1 Ekim 2018 Pazartesi

İskilipli Atıf Hoca'yı astıktan sonra şapka giydirdiler






26 sayfalık kitap yüzünden asılan büyük alim!

hani bir söz vardır, 'Bir kitap okudum hayatım değişti' diye. Bir kitap okumak bir insanın hayatını değiştirir mi? Bu ayrı bir tartışma konusu ama İskilipli Atıf Hoca bir kitap yazdığı için hayatı değişti. Bu değişim onu şehitlik mertebesine taşıdı. Atıf Hoca, Şapka Kanunu'ndan 18 ay önce yazdığı kitabı gerekçe gösterilerek 4 Şubat 1926'da idam edildi. Son devrin din mazlumlarından olan Atıf Hoca'nın kabrinin yeri ailesinden bile yıllarca gizlendi.

NAAŞI 82 YIL SONRA BULUNDU

Tıpkı Seyit Rıza gibi onun da naaşı ve mezarı, ailesinden saklandı. Kabri, idam edildikten 82 yıl sonra eski Hatay Milletvekili Mehmet Sılay'ın yoğun çalışmaları sonucunda bulundu. Mezarı bulmak için Çorum, Konya, Ankara, İstanbul ve Kırıkkale'den katılan gönüllü uzmanlarla on yıl süren ciddi bir gayret sonucu hedefine ulaşır. Toyhane köyünde yaşayan yeğenleri ve yakın akrabalarından alınan materyallerle eski Mamak semt kabristanı şimdiki adıyla Şafaktepe Parkı'ndan çıkarılan kemiklerle yapılan DNA testi sonucu Atıf Hoca'nın naaşı bulunur. 82 yıl sonra cenaze namazı kılındıktan sonra İskilip'e defnedilir.

AİLESİNİN YAŞADIĞI BÜYÜK DRAM

Atıf Hoca'nın yeğeni Bahaddin İmal,"Hoca'nın eşi Zahide hanımla, kızı Melahat, idamından sonra İstanbul'dan İskilip'e geldiler. Zahide hanım köyde hanımlara Kur'an okuttu. Kızı Melahat, babasının evden götürülmesi ile akli dengesinde gelgitler yaşamış. 'Bu halim doğuştan değil. Babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri büyük bir korku meydana getirdi. Bu hâl yaşadıklarımın eseri' demiş" diye anlatıyor.

İDAMA GÖTÜREN O KİTABI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ… (ayrıca yazının sonuna ekledim)

İşte idam sehpasında sallandırılan bir büyük alimin hüzünlü öyküsü:İSKİLİPLİ ATIF HOCA KİMDİR?

Yaşadığı dönemin en etkili din âlimlerinden, kanaat önderlerinden biriydi. Atıf Hoca, İskilip'in Tophane köyünde doğdu. İlk tahsilini köyde yaptı. 1893'te İstanbul'a gelip medrese tahsili yaptı. 1902'de icazet alarak Darü'l-Fünun'a (İlahiyat Fakültesi) girdi. 1903'te fakülteyi bitirip Fatih Camii'nde vaiz olarak kürsüye çıktı. O dönemin bütün zorluklarına rağmen İslam'ı Anadolu insanına doğru bir şekilde öğretmek için çabalıyordu. Tanzimat döneminde başlayan ve hızla devam eden Batı özentisi devam ediyordu. Çanakkale ve İstiklal Savaşı'nda Anadolu'nun alimleri, yetişmiş insanları, öğretmenleri şehit olmuştu. Bu nedenle de büyük bir boşluk vardı ve Anadolu insanı bir anda cahil kalmıştı. Atıf Hoca, Müslümanların Batı'ya tıpa tıp benzemesinin yanlışlığını vurgulayan vaazlar veriyordu. Aslında Batı'dan alınan ilim ve fenne karşı bir duruşu yoktu. Yani Batı'ya hepten karşı çıkmıyor, Batı'nın emperyalist emellerine ulaşması için kullandığı metotları deşifre ediyordu. Çok sürmedi bu durum birilerini rahatsız etti ve 31 Mart Olayı'nda (13 Nisan 1909) Sinop'a sürüldü. Oradan Sungurlu'ya sevk edildi. Burada bir süre kaldıktan sonra kendisine "bir yanlışlık" olduğu ifade edilerek serbest bırakıldı. İzmir'in işgaline ilk tepkiyi gösterenler arasındaydı. Kurduğu "İslâm Teal-i Cemiyeti" vasıtasıyla Anadolu'nun toparlanmasına yardımcı oldu. İrşatlarıyla Anadolu'nun yüreğini diri tutmaya çalıştı. Bütün bunları yaparken de kendi vatan ve milletine hizmet etmek dışında bir amaç taşımıyordu. İşte böyle bir dönemde, Atıf Hoca, Batı özentisini eleştiren ve onun zararlarını anlatan "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı eseri kaleme aldı. Kitap yayınlandığında daha şapka kanunu çıkmamıştı. İşte bu kitap, ciddi rahatsızlığa neden oldu. Şapka Kanunu çıkar çıkmaz ilk tutuklananlar arasında yer aldı. Giresun İstiklal Mahkemesi Atıf Hoca'ya takipsizlik kararı vermesine rağmen 19 Aralık 1925 yılında, Şapka Kanunu'na muhalefet ettiği gerekçesiyle yeniden tutuklanarak Ankara'ya sevk edildi ve Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmaya başlandı. Bu kez isnat edilen suç, "halkı kanunlara karşı kışkırtmak"tı. Oysa Hoca şapka aleyhine hiçbir gösteriye katılmamıştı.

Meşhur Kılıç Ali'nin (nam-ı diğer Kel Ali) reislik ettiği Ankara İstiklal Mahkemesi Savcısı, Hoca için 3 yıl hapis cezası istiyordu. Fakat mahkeme iki gün içinde idam cezası verdi. Savunma yapmayan Atıf Hoca, 4 Şubat 1926 yılında idam edildi ve şehitlik mertebesine yükseldi. Hoca'nın idam edilmeden önce dudaklarından şu cümleler döküldü: "Elbette, mahşer günü hesaplaşacağız" Atıf Hoca, inandığı doğrular uğuruna yazdığı 26 sayfalık kitap yüzünden haksız yere idam edildi.

FRENK MUKALLİTLİĞİ VE ŞAPKA KİTABI

Atıf Hoca 1924 yılında "Frenk mukallitliği ve Şapka" kitabını neşretti. Yani şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, diğer kitapları gibi neşretmeden önce onu da Maarif Vekâletine (Milli Eğitim teşkilatı) gönderdi, izin hatta takdir aldı.

Bu risale körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf Efendi, eserinde; Avrupa'nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil (bağımsız) bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Resul-i Ekrem'in Ebu Davud gibi sünen kitaplarında geçen "Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır." hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu: "Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri (müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer'an (dinen) memnûdur (yasaktır.)"

Hoca bu görüşünde yalnız da değildi. İşte Bediüzzaman'dan bir misal: "Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi (şapka) başına koymadın. Eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi milyon bu kıyafete girdi."

Ben de dedim: "On yedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupa-perest (Avrupa hayranı) sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye (dini izin) ve cebr-i kanunî (kanun baskısıyla) cihetiyle girmektense, azîmet-i şer'iye ve takva (dine sıkı bağlanma ve duruş) cihetiyle, (yönüyle) yedi milyar zatların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim."

Atıf Efendi, kitabını neşrettikten sonra bu eser hakkında bir tenkit (eleştiri) kaleme alan Süleyman Nazif'e verdiği cevapta şöyle diyordu: "Risalede şapkaya dair olan bahisleri Fetava-i Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk) kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim."

Bu arada şunu da belirtelim ki, Atıf Efendi meselesinde iki jurnalciden (ispiyoncu) bahsetmek doğru olacaktır;

Zeynelabidin; İsmi ile müsemma olmayan bu şahıs, medrese öğrencisiyken Atıf Efendiye haksız yere kin bağlamış bir ruh hastasıdır. Şapka inkılabı (devrimi) olunca çeşitli yerlere "Filan, şapka aleyhtarıdır" diye ihbarlarda bulunan bu zavallı, Atıf Efendi'nin asılmasında ve onca mazlumun zindanlarda sürünmesinde başlıca amillerden birisidir. Mesela, iğrenç bir hareketinden dolayı kendisini pataklayan ve medreseden kovan Nuruosmaniye Camii imamı Hafız Osman Efendi için; "Frenk Mukallitliği ve Şapka eserini Atıf efendi ile birlikte kaleme aldı" gibi iftiralarda bulunmuştur.

Süleyman Nazif: Bu edibimiz (edebiyatçı) de daha önce oruç ile alakalı bir meselede kaleminin Atıf efendi karşısında susması üzerine intikam için fırsat kollamış, Şapka risalesi yazılınca "Bir Hocaefendiye cevap" adıyla vukufsuzca (meseleye hakim olmadan) bir yazı yazmıştı. Atıf efendi'nin mukabil (karşı) yazısı ve cevabı üzerine daha sert karşılık vermiş ama bunu hocanın eli kolu bağlanıp, hapse gönderildiği sırada yayınlamıştır. Daha sonra da kendi iki makalesini maalesef -Atıf Hocanın verdiği cevabı araya koymadan- "İmana Tasallut" adıyla neşretmiştir.

Süleyman Nazif, adı geçen yazısında tehevvürle (Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek) ve hakaretvari davranmış ve selef ulemasına (İslam'ın ilk dönem alimleri) ağır ithamlarda bulunmuştu. İşte bazı misaller: "Fetva kitapları İslam'a ayak bağı olacak satırlarla dopdoludur." "Ben bile bugün usulden hüküm çıkarmaya ilmim yeterli olsa, bin iki yüz senelik mezhebimin imamı olan Ebu Hanife'yi aradan hürmetle çıkartarak Peygamberim ve Allah'ımla yalnız kalacağım." "Hicretin bin senesinden beri fıkıh ve fukaha (hukuk alimleri) bizde cehaleti çoğaltıp, istismar eden zararlı bir kuruluş ve bir sürü zararlı şahıslardır."

Süleyman Nazif bu yazısında Atıf efendi için de "Dar düşünceli, cahil, Allah'ın haram etme yetkisini gasp eden" gibi seviyesiz ithamlarda bulunmuştu.

Atıf efendi, bu hücuma mükemmel bir cevap verdi. İşte bir paragrafı: "Fıkıh ilminde ihtisas sahiplerinden bulunan ve sözleri her vech (yönü) ile itimada şayan olan (güvenilen) muhterem zatların sözlerine mi Müslümanların itimad ve iman etmesi vacip olur, yoksa kendi itiraf ettiği vech ile, 20'den 45 yaşına kadar 25 sene şüphe vadisinde dolaşıp ve diğer bir makalesinde itiraf ettiği üzere, bu esnada bir çok kimseleri dalalete sürüklemiş (sapıklığa yöneltmiş) olan, on bir senelik bir Müslüman olduğu halde, benim bildiğim bir sene içinde iki defa, dini zaruretlere taarruz eden, (biri orucun mükellefiyetinin vücubunu inkar, diğeri İsa'yı tahkir ve tezyif etmiş olması) artık 25 sene dinsizlik, dalal ve idlal vadisinde yaşayan, on bir senelik İslamiyet zamanında da dini zaruretlere saldırmaktan geri durmayan Süleyman Nazif beyin Şapka hakkında vermiş olduğu hükümlere, fetvaları mı itimat etmeleri lazım geleceğine dair verilecek hükmü yine efkar-ı ammeye havale ederim."

Bu konuda da sözü Tahir-ül Mevlevi'ye bırakalım: "Bir adam; dine, imana, peygambere hatta Allah'a karşı dil uzatabilir. Bu, onun vicdanına ait bir şeydir. Fakat dindar görünmemek şartıyla. Hem dindar, hem dine tecavüzkar görünmek ya daimi nifaktır (iki yüzlülük) , yahut gizlenemez bir deliliktir. Bana karşı Mevlana'yı takdis ettiğini söyleyen bir adamın, asrın en beliği gazel söyleyeni Muhyiddin Raif bey muvacehesinde (huzurunda) onun, (haşa) Hüsameddin ismindeki oğlana abayı yakmış bir kallaş olduğunu ağıza alması, zekasının taşkın ve derece-i lüzumu pek aşkın bulunduğuna delalet eder. Bu gibilere acınır ve Allah şifa versin denilir. Lakin bir adamın en tehlikeli anında, sırf ilmi bir mübahesedeki (tartışmadaki) mağlubiyetin hıncını çıkarmak için onun aleyhinde ve müdafaa edemeyeceği bir surette jurnal vermeye (şikayete) kalkışmak ne dinde hoş görülür ne dinsizlikte."

KAYNAK: HABER7

http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1123839-26-sayfalik-kitap-yuzunden-asilan-buyuk-alim






ATIF HOCA'NIN İDAMA GÖTÜRÜLÜŞ ANI

4 Şubat 1926 Perşembe sabahı. Görevli 'Muhammed Atıf' diye bağırdı. Hoca ağır adımlarla, dualar mırıldanarak sehpaya yürüdü. Kılıç Ali'nin öfkesi ise bitmemişti.

10 SENELİK SÜRGÜN CEZASI İSTENİYORDU

2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali(Küçüka) bey tarafından okunan iddianamede tek idam isteği, Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi ise, 10 senelik sürgün (kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi).

'SARIKLILAR GELSİN' DİYE ANONS EDİLDİ

Ertesi sabahın (3 Şubat 1926) ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesi'ne götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında "sarıklılar gelsin" dedi.

Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. 10 dakika sonra sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi. Ardından da karar açıklandı: "(...) Frenk Mukallitliği ve Şapka adındaki kitabı yazdığı ve muhtelif bölgelere göndererek halkı isyana teşvik ettiğinden dolayı 7/12/1341(M.1925)tevkif edilen Fatih Dersiamlarından Hoca Atıf (..) ve diğer arkadaşları haklarında yapılan muhakemeleri neticesinde: İskilipli Atıf ve Babaeski eski Müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben(asılarak) idamlarına... karar verildi."

Kararın açıklandığı an, Hoca'nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru'l-Mevlevi aktarıyor: "Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız." Posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca'nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: "Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir."

'HASIR ŞAPKALI ZAT BAĞIRIYORDU'

Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir tanıklığını şöyle anlatıyor: "Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca'yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu."

"SAKIN AĞLAMAYIN"

Ve 4 Şubat 1926 Perşembe... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı... Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf efendi, kelime-i şehadetle, bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve "yevme tüble's serair" (bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur'an'da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. O gece, rüyasına girdiği hanımına "Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun" diyordu...

Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza hoca idama götürülürken.

HUKUK KATLİAMI YAPILDI

Hiç şüphesiz Atıf Hocanın yargılama süreci skandallar zinciriyle doluydu.İlk skandal, İskilipli Atıf Hoca'nın Şapka Kanunu'nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce bastırdığı kitapçıktan yargılanıp idama mahkûm edilmiş olmasıydı. İkinci skandal ise bir gün önce Savcı Necip Ali'nin 3-15 yıl ağır hapis cezası istediği İskilipli Atıf Hoca'yı, mahkeme başkanının, son anda idama mahkûm etmiş olmasıydı. Böylece hem bir kanunun geçmişe doğru işletilmesi gibi temel bir hukuk kuralının ihlali, hem de savcının talebinden derece değil, mahiyet itibarıyla "farklı" bir ceza verierek hukuk da katledilmişti.

RÜYADA PEYGAMBERİMİZDEN DAVET ALINCA MÜDAFASINI YIRTARAK ÇÖPE ATTI

Necip Fazıl Kısakürek "Son Devrin Din Mazlumları" adlı eserinde özetle şunları yazmıştı: Mahkeme Reisi maznunlara hitap etti: Yarın müdafalarınızı hazırlayınız! Maznunlar, mıhlı hapishaneyi boyladılar. Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya başladı. Bir aralık, günlerdir uykusuz, sabahlara kadar namaz ve niyazla vakit geçiren Atıf Hoca hafifçe daldı. Giyimli olduğu halde, başı taş duvarda, ellerinde yarım kalmış müdafaası, gözleri yumulu, kendinden geçti. Arkadaşı Tahir-ül-Mevlevî bu manzaraya bakarak mırıldandı: Zavallı âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı? Atıf Hoca'nın uykusu uzun sürmüyor.. Yüzünde derin ve ince bir tebessüm.. Ne o hocam çabuk uyanıverdin? Atıf Hoca sakin: Uykudan murad hasıl oldu! Yani?... Yani beklediğim rüyayı gördüm.

Atıf hoca doğrulmuş ve müdafasını karaladığı kağıtları elinde büzmüştür: Kainatın fahrini gördüm. Bana 'yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğruşayorsun' dedi. Ne diyorsun? Beni idam edecekler Allah'ın sevgilisine kavuşacağım.. Rüyanın sadık olduğuna hiç şüphem yok."

KILIÇ ALİ'NİN ÖFKESİ ASMAKLA DİNMEDİ

Son anlarında kurbanının yanında bulunmayı adet edinmiş bulunan İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali'nin ilk işi, Atıf Hoca'nın idamının hemen ardından sarığını çıkarttırmak olmuştu. Bununla da yetinmeyen Klıç Ali, son nefesini veren İslam alimine darağacındayken elindeki şapkayı giydirmişti. Hafız Cevdet Soydanses ve Dr. Rıza Nur bu durumu şöyle anlatıyor: "İskilipli Hocanın asılmasında tam boynuna ilmek geçirilirken, Kılıç Ali de sarığı alıp başına bir şapka geçirmiş. ...Ve küfürler etmiş. Zavallı bu şekilde saatlerce teşhir edilmiş."

'GÖRDÜĞÜM MANZARA BENİ MIHLADI'

ATIF Hoca'yı idam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi'dir. Tahir bey, sabah namazı sonrası eski Meclis binasının önüne gelince, gördüğü manzarayı şöyle anlatır: "Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da iki vücut çekilmişti (Atıf Hoca ve Ali Rıza efendi).Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan:'Uluvvün fi'l hayati ve fi'l memat / Le-hakkun ente ikdü'l mucizat' (Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.






İskilipli Atıf Efendi Frenk Mukallitliği Ve Şapka

Esirgeyen, bağışlayan, sonsuz lütuf ve kerem sahibi olan Allah'ın adı ile başlarım. Kullarına ziyneti mübah kılan, vermiş olduğu sonsuz nimetlerin eserini onların üzerinde görmeyi seven, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a hamd ü senâlar olsun!. Ümmetini İslam dışı milletlere benzemeye, onları taklit etmeyi, gayri müslimler gibi yaşamayı men eden şanlı Peygamberimiz üzerine selam ve dualar göndeririz ve onun Ashâbı üzerine de olsun ki onlar, İslam dışı hal ve davranış içinde bulunan ehli küfre benzemekten, onları taklitten dikkatle sakındırdılar. İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ KİMDİR? 1876 tarihinde İskilip'in Tophane köyünde dünyaya geldi. Babası Akkoyunlu aşiretinden Mehmet Ali Ağa'dır. Henüz altı aylık iken annesi Nazlı Hanım'ın vefatıyla öksüz kalan Atıf Efendi, büyükbabasının gayretleriyle köyünde ilk öğrenimini yapmış, daha sonra İskilip'e giderek burada Abdullah Efendi adlı hocadan ders almış ve tahsilini tamamlamak için ağabeyi ile birlikte İstanbul'a gelmiş ve medrese eğitimine başlamış, çalışma azmi ve zekası diğer öğrenciler arasından sıyrılmasına yetmiş ve 1902 yılında en iyi derece ile mezun olmuştur. Aynı yıl yeni açılan Darülfünün'un İlâhiyat şubesine kaydolmuş, mezuniyetini takiben bir ara köyüne giden Atıf Efendi sonra yine İstanbul'a dönerek, Fatih Camiindeki Dersiâmlık ile beraber Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine tayin olmuş ve aynı yıl Fatma Zahide hanım ile evlenmiştir. Bu sıralarda hakkında verilen jurnal sebebiyle üzerindeki baskıların arttığını hissedince bir arkadaşının pasaportu ile Kırım'a gitmiş oradan da Varşovaya geçerek meşrutiyetin ilanı sıralarında da İstanbul'a geri dönmüştür. Bu sıralarda yanlışlıkla tutuklanmış ise de bilahare serbest bırakılmıştır. Bir yandan müderrislik yaparken bir yandan da Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmaya başlamış ve İslâm âleminin dikkatini çekmiş, Balkan Harbi'ni müteakip donanmaya duyulan ihtiyaç ile bu alanda yazılar yazıp milleti donanmaya yardım etmeye teşvik etmiş, fakat, Mahmut Şevket Paşa suikastını fırsat bilip bütün muhaliflerini toplayan zihniyet, Atıf Efendi'yi de bu gruba dahil ederek Sinop'a sürgüne göndermiştir. Buradan Çorum'a ve Sungurlu'ya havale edilmiş ve yine bir yanlışlık yapıldığı söylenerek özür dilenmiş ve İstanbul'a gitmesine izin verilmiştir. Kendisinde, o zamanlarda çok fazla ihmal edilmiş olan ibtidai dahil medreselerinin umum müdürlüğü verilmiş ve getirildiği bu mevkide insanüstü gayretlerle çalışarak kurumun işleyişini yoluna koymuş ve takdir toplamıştır. Bu sıralarda bir Amerikan heyeti, medreseleri ziyareti sırasında Atıf Hoca ile karşılaşmış, İslâmiyet ile ilgili olarak sorular sormuş ve görüşme tamamlandığında hayranlıklarını gizlemiyerek, Hoca'nın ilminden faydalanmak üzere kendisini Amerika'ya davet etmişlerdir. Yine bir İtalyan müsteşriki bazı sorunlarını Hoca'ya danışmış ve daha önce duymuş olduğu şöhretinin haksız olmadığını ifade etmiştir. Bir defa da Kral Faysal kendisini Bağdat'a davet etmiş, fakat o gitmemiştir. "Mahfil" mecmuasında da yazıları yayınlandığı için bazı ilginç mektuplar ve davetler almıştı. Bazı müsteşrik mecmuaları da kendisine yüksek ücretler teklif ederek dergilerine yazı göndermesini istemişlerdi. 1 920'de ulema ve müderrislerin haklarını korumak üzere, üyeleri arasında Mustafa Sabri Efendi, Mustafa Saffet Efendi ve Said-i Nursi'nin de bulunduğu "Müderrisler Cemiyeti"ni kurdu. Atıf Efendi kütüphanesi neşriyatı olarak çeşitli eserler kaleme almıştı. Bunlardan bazıları İslâm Çığırı", "İslâm Yolu", "Mir'at-ül İslâm", "Din-i İslâmda Men'i Müskirat", "Nazar-ı Şeriatte Kuvve- i Berriyye ve Bahriyye", „Tesettür-ü Şer'i", „Muin- littalebe" adlı eserlerdir. 1924 yılında, Batı taklitçilerinin, toplumun örfüne aleni olarak uymayanların, halk ve emniyet mensupları tarafından hoş görülmedikleri bir dönemde "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı eserini neşretmiş ve dönemin düşünüş ve yaşayışına uygun olan fikirlerini açıklamış idi. 1925 yılı sonlarında çıkan "Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun'a muhalefetten tutuklandı. Giresun'a gönderilerek İstiklâl Mahkemesince sorgulandı ve eserinin kanunun çıkmasından önce kaleme alındığı ve iddia edilenin aksine bir suç unsuru bulunmadığına hükmedilerek İstanbul'a getirildi. Serbest bırakılması beklenirken 1926 yılında Ankara'ya İstiklâl Mahkemesince tekrar yargılanmak üzere gönderildi. İstiklal Mahkemesi; Erzurum, Rize, Giresun ve Sivas'ta meydana gelen şapkaya karşı hareketlerde Atıf Hoca'nın rolü olduğuna inanarak ithamlarına başlamıştı. Uzun süren soruşturmalar sonucu, savcı şüphe ve zan dolu bir iddianame okumuş ve "Falanca bunu şurada görmüş, falan şunu şöyle demiş" gibi gülünç ifadelerle okunan bu iddianame sonucunda, diğer arkadaşları çeşitli cezalara çarptırılan Atıf Hoca'nın da on yıl ile onbeş yıl arası bir süre kürek cezasına çarptırılması istenmişti. Daha sonra mahkeme reisi, müdafaaların ertesi gün dinlenmesini kararlaştırarak duruşmayı ertesi güne ertelemişti. 1926 yılının Şubat ayının üçüncü çarşamba günü müdafaaların dinlenmesinden sonra mahkeme Atıf Hoca'nın idamına karar vermiş ve Hüküm perşembe günü sabaha karşı infaz edilmiştir. (1) Bu eserin yayınlanması ile kendisini bir kere daha hatırlıyor ve Cenab-ı Hak'tan Rahmet diliyoruz. (1) Gerek İstiklâl Mahkemeleri'nin durumu ve Özellikle bu dava ve duruşmalarla ilgili tafsilatlı bilgi için Bkz. — "Tahir'ül Mevlevî, İstiklâl Mahkemeleri, Nehir Yayınları, İst., 1991". — İstiklâl Mahkemesi Zabıtları, Ahmed Nedim, İşaret Yayınları, İst.1993".

FRENK MUKALLİTLİĞİ VE ŞAPKA KİTABI





TAKLİD Mukallid: Taklid eden demektir. Taklid: Hüsn'ü zann edip haklı olduğuna inanmak sebebiyle bir kimseye itikatta, sözde, fiilde, görünüş ve giyinişte, delilsiz olarak uymak, tabi olmak ve ona benzemek demektir. İslâm'da genellikle taklid câiz değildir. Mesela sadece görerek veya bazı delillerle izah edilebilecek olan itikâdî usuller ve İslâm esaslarının uygulanmasında, mucizelerle desteklenmiş olan Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizden başka hiç bir kimseyi taklid caiz değildir. Bu konuda her ferd icmâlen (kısaca, özlüce) veya tafsilen (etraflıca) delil ile anlaşılmış olmak lazım ve vaciptir. Bunun sonucunda delil göstermek kudretinde olmayan kişi günahkar olur. Fakat halkın işlerinin aksamaması ve atıl olmaması için yalnız dinin hüküm ve kaidelerinin cüz'i olanlarında yani ibadetler ve muamelatta ictihad derecesine ulaşamayanların, müctehidleri yani ictihad edenleri taklid etmesi zaruri olarak meşrü kılınmıştır. Şu kadar ki dini işlerde itimad olunan şer'î naslara muhalif olan hususlarda (Allah'a (c.c..) isyan edilecek işte, kula itaat olmaz) hadisince, ne bir müctehidin, alimin, şeyhin, ne de halifelerin, emirlerin, hükemânın, filozofların, itikada, ibadet ve muamelâta, ahlak ve âdâba dair sözlerine, fiillerine tabi olmak, itaat etmek, taklid ve benzemek katiyyen caiz değildir. Kısaca çirkin bid'atlarda, yasak ve haramlarda ve şeriata muhalif olan medeniyetin usül ve muaşeretlerinde hiç bir kimseyi taklid asla caiz değildir. Nerede kaldı ki küfür âdetlerinde, gayr-i müslim milletleri taktid caiz olsun. Bu, katiyyen caiz olmaz. Şu halde, bir müslümanın, küfür adet ve âlâmeti sayılan bir şeyi, bir zaruret olmadan giyinmek ve takınmak suretiyle müslüman olmayanları taklidi ve kendisini onlara benzetmesi şer'an yasaktır, nehyedilmiştir. Bu hususta icma-i ümmet de birleşmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Zira Resul- i Ekrem (S.A.V.) efendimiz buyurmuşlardır ki (Bir kavme benzemeye çalışanlar o kavimdendir..) (İmam-ı Ahmet ve Ebü Dâvut) Teşebbüh: Başkaların yaptığı bir işi, onlara tabi olarak yapmak demektir. Şu halde hadis-i şerifin manası; bir millete benzemeye özenenler, benzemek istedikleri derecede onlarla ortak değerdedirler. Yani o değer küfür ise küfürde, isyan ise isyanda, iyi hal ise iyi halde, adet ise adette onlarla birlikte o milletin hükmüne tabi olurlar demektir. Bu hadis-i şerif küfür ve fısk ehline benzemeyi nehyettiği kadar, salaha erenlere benzemeyi de teşvik etmektedir. Çünkü hadis-i şerifte "kavm" lafzı nekre kılmmış (Harf-î tarifsiz söylenmiş) olduğundan hem sâlihlere hem de başkalarına şâmildir. Peygamberimiz (S.A.V.), diğer bir hadis-i şerifte buyurmuşlardır ki: (Bizden başkalarına benzemeye özenenler bizden, bizim milletimizden değildir.) (El-Cami'üs-Sağîr.) Bu hadis-i şerifte, söyleniş itibariyle müslümanların adetlerinde ve yaşayışlarında müslüman olmayan milletlere benzemekten kaçınmalarının şart olduğu belirtildiği gibi görünüm ve yaşayış itibariyle müslümanların en iyilerine benzemeleri de ifade editmektedir. Şu halde bu hadis-i şeriflerin manasına göre, Müslümanlar küfür âdeti ve yolu ve çirkin bid'at alameti sayılan şeylerde, kâfirlere ve çirkin bid'at sahiplerine benzemekten men ve nehy olunmuşlardır. Aslında İslam dininde küfür ve isyan yasak olduğu gibi, küfür erbabı ve isyankarların adatleri de yasaktır. Küfür ehlinin ve isyankarların yaşayış ve adetlerinde onlara benzemek, onlar gibi hareket etmek, ya küfre ya isyankârlığa, ya da her ikisine birden götürdüğü için İslâmda yasaklanıp haram kılınmıştır. Örnek olarak, hicretin ilk zamanlarında Yahudiler, ne âdette, ne elbiselerinde, giyimlerinde, ne de başka bir özel durumda müslümanlardan ayrılmazlardı. Resülullah (S.A.V.) Efendimizin bu hususta susmaları, bu halin meşruiyetini göstermekteydi. Fakat daha sonra bu hüküm feshedilmiş, adet ve harekette müslüman olmayanlardan ayrı olmak meşru kılınmıştır. Bunun sebebine gelince Hicretin ilk yıllarında müslümanlar zayıf olduklarından Gayri Müslimlerle muhalefet meşru kılınmamıştı. Bilahare İslâm dini diğer dinlere galip gelmeye başlayınca ve müslümanlar kâfirler ile savaşma ve onları cizye vermeye mecbur etme gücünü kazanınca takip edilecek hareket ve âdetlerde onlardan ayrılmak meşru kılınmıştır. Demek oluyor ki bu asırda, her beldede müslüman olmayan milletlerin hal ve hareketleri her ne şekilde olursa olsun müslümanlar zaruret olmaksızın o yol ve âdette kendilerini onlara benzetmekten ve onların tavır ve âdetlerine uymaktan men' olunmuşlardır. Nitekim (Her kim bizim şu işimizde, yani dinimizde, ondan olmayan bir şey ihdas ederse o şey merduttur, reddedilmiştir.) Hadis-i şerifi ile dini usul ve delillere dayanmayan mücerred bir görüşle dini işlerde fazla veya noksan kılmak suretiyle yeni bir şey ortaya koymaktan men' edilmiştir. Yoksa gerek ehl-i sünnet ve dalalet erbabı ve gerekse kâfirler tarafından ihdas ve icad olunan her bidattan ve her yeni yapılan şeylerden ve kâfirlere ve dalalet erbabına mutlaka benzemiş olmaktan men ve nehy olunmuş değildir. Zira uyumak, yatmak, oturmak, yemek ve içmek gibi tabii işlerde benzerlik zaruridir. Bundan başka ziraat ve sanayi alet ve araçları, harp vasıtaları, yatak ve mutfak takımı gibi dinin emirlerinden olmayıp da kendileri ile yalnız dünyevi gaye için uğraşılan mübah işleri ihdas etmek meşrudur ve hatta bunların bazıları emrolunmuştur. Binaenaleyh âdî bidatlar cinsinden olan bu gibi işlerde gayri müslim milletleri taklit ve bu hususta onlara benzerlik yasaklanmış değildir.




İSLAM DİNİ NAZARINDA BATI MEDENİYETİNİN MEŞRU OLAN VE OLMAYAN YÖNLERİ

Bu bahse başlamadan önce şunu arzedeyim ki batı medeniyeti, maddî ve manevî iki yönü haiz olduğu gibi bunlardan her biri insanlığa faydalı ve zararlı olmak üzere ikişer kısmı ihtiva etmektedir. Halbuki İslam dini, insanlığın ruhanî ve cism3anî gıda ve tekamülüne yardımcı olan bütün fazilet ve üstünlükleri emredip, bunu ihlal eden rezalet ve kabahatleri yasaklamıştır. Bu noktadan dolayıdır ki, beşerin fıtratına en uygun bir din olduğundan İslâm dinine fıtrat dini adı verilmiştir. Bu asıl ve esastan dolayıdır ki: İslam Dini: (Bir kimse İslâm dinine uygun bir tarzda müslümanlar arasında bir fazilet yolu icad eder ve güzel bir şey keşfederse onun sevabı ile, kıyamete kadar icad ettiği o şey ile âmil olanların ecir ve sevabının birer misli o kimseye ait olur. Ve o şey ile amel edenlerin hisselerine düşen ecir ve sevabtan hiç bir şey noksan kılınmaz) ve (Hakkında şer'i bir beyan bulunmayan dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz) Hadis-i şerifleri ile dünya işlerinden; dikiş iğnesinden tutup da, demir yollarına, toplara, zırhlılara, tayyarelere, haberleşme araçlarına, karayolu ve denizyolu ticaretine, çeşitli sanatlara, yeryüzünü imar etmeye, fabrikalara, ziraat ve zenaat âletlerine ve her asra göre cihadın rükünleri ve sebeplerine varıncaya kadar medeniyetin maddiyat kısmından, insanlığa faydalı olan güzel ve mübah işleri icad etmeye ve ortaya koymaya müsaade buyurmuştur. Ve hatta (çalışıp kazanmak kadın ve erkek her müslümana farzdır.) Hadis-i şerifi ile insanlara muhtaç olmayacak derecede helalinden mal kazanmayı her kadın ve erkek müslümana farz kılarak geçimini temin işinde başkalarına yük olmayıp, herkesin kendi çalışması ile geçinmeyi meslek edinmesini emretmiş ve (Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın) (Enfâl: 60) Ayet-i Celil-i ile asrına göre düşmanı korkutacak derecede harp araç ve gereçlerinin hazırlanmasını farz kılmış ve (Kadın ve erkek her müslümana ilim tahsil etmek farzdır) Hadis-i şerifi ile de dini ilimlerden itikadını düzeltecek, ahlakını yönlendirecek, amelini islah edecek kadar öğrenmeyi her kadın ve erkek müslümana Farz-ı Ayn kıldıktan başka, vücudun bekası, hayatın devamı ve insanlar arasındaki ilişkilere dair ihtiyaç duyulan ilim ve sanatlardan başka kavim ve milletlere ihtiyaç duyulmayacak derecede öğrenmelerini müslümanlara farz-ı kifaye kılmıştır. Şu halde onlardan bir grup, ilim ve sanayiden bu derecesini öğrenmezlerse hepsi günahkar olup, dünya ve ahirette bu kusurlarının ceza ve zararlarını çekerler. İslam dini, medeniyetin kısımlarından sayılan, yeryüzünü imar etmek, ilim, fen ve sanayii gibi faydalı işleri emredip, başka kavimlere muhtaç olmayacak derecesini öğrenmeyi müslümanlara tarz kılmış olduğu içindir ki, İslâm medeniyyeti yükselme dönemlerinde mümtaz meziyetleri içeren güzel sanatlar icat etmiştir. Avrupa'nın meşhur toplumbilimcilerinden Gustave le Bon'un bazı eserleri ile tarih kitaplarından anlaşıldığı üzere medeniyetin diğer temel unsurları gibi sanayi de altı veya yedi bin sene evvel -Semavî dinin çıkış yeri olan- Asya kıtasında Asurlar tarafından icat olunup daha sonraları Mısır'a naklolunmuştur. İlk çağlardaki Yunan Sanatları Dicle ve Nil sahillerinde icat olunan son sanatlardan doğmuştur. İslam dininin ortaya çıkışıyla parlak bir İslam medeniyeti kurulunca, müslümanlar o zaman mevcut bulunan Mısır ve Yunan sanatını aynen alarak az bir zamanda asıllarından daha da üstün hale getirerek, üstün meziyetleri içeren güzel sanatlar meydana getirip Mısır ve Yunan medeniyetlerine üstünlük sağlamışlardır. İslâmın bugün ortada bulunan eserleri bu iddiaların adil bir şahididir. Bazı İslam memleketlerini istila eden Hristiyanların, İslâm'ın güzel sanatlarını alarak kısmen Avrupa'ya nakletmiş olmaları bugünkü batı sanatının yükseliş ve ilerleyişinin sebeplerinden biridir. Ve hatta ilk önce medeniyete karşı batılıların kalbinde bir şevk uyandıran cazibe Endülüs ufuklarında parlamış olan İslâm medeniyetinin ışığıdır. 0 tarihten itibaren batılıların, cehalet, zulmet, vahşet, hercümerc içinde perişan olduklarına tarih şehadet etmektedir. Demek oluyor ki esas itibarı ile Batı medeniyetinin ortaya çıkmasının sebebi Doğu medeniyetidir. İslâm dini, medeniyetin faydalı kısımlarını irşad ettiği ve İslâm medeniyetince vaktiyle pek mühim harika eserler vücuda getirildiği halde zamanımızdaki müslümanların bu yüce faziletlerden mahrumiyetlerine sebep nedir diye sorulursa cevap olarak deriz ki: Mahrum kaldıkları diğer hususlarda olduğu gibi buna da sebep dinin faydalı emirlerinden olan, çalışıp kazanmaya tevessül etmemeleridir. İslâm dininin ileri sürdüğü yüce faydalardan istifade ancak hakimane emir ve hükümlerine bağlılık ve gerekteri ile amel etmek ile mümkündür. Şu halde islamiyet iddiasında bulunanların dini kaideleri yalnız evrak ve kitaplarda saklamaları hiç bir fayda temin edemiyeceği gibi diyanetin iktizası üzere bedeni sinir ve azalarını tahrik etmedikçe sadece itikat ile, istenen maddî ve manevî faydalar meydana gelmez. Resülullah (S.A.V.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki: (Bazı ilimler cehalet ile aynı derecededir.) Gerçekte amel ile içiçe olmayan ilim cehalet ile eşittir. Amelsiz âlim avamın arasından uzaklaşmış olmaz. İ1min faydalarından mahrum kalması itibariyle böyle âlimin cahilden farkı yoktur. Mesela içkinin ve benzeri sarhoşluk veren şeylerin haramlığını ve zararlarını bildiği halde içen, bilmeyerek içen ile eşittir. Belki ilki ikincisinden daha ziyade kötülenmeye müstehaktır. Binaenaleyh gerek ilim, gerek din erbabi, ilim ve dinin gerektirdiği şekilde amel etmedikçe bunların temin ettiği feyiz ve saadete mazhar olamazlar. Bu arz olunan hususlardan anlaşıldığı üzere İslâm dini, medeniyetin erkân ve unsurlarının maddiyat kısmından faydalı ve güzel işlerinin ortaya konmasına müsaade edip meşru kıldıktan başka bunları ihdas ve icad eden milletleri bu hususlarda taklide de ruhsat vermiştir. Fakat Yüce İslam Dini (De ki: Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil bildirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.)(A'raf: 33)âyeti ile inançsızlık, zulüm, şekavet, fuhuş, içki, kumar, dans, bar, tiyatro vesair sefahat ile, meyhane, kerhane, kumarhane dans ve bar mahalleri açılması gibi batı medeniyetinin maddiyat kısmından ahlaken, ictimaen, iktisaden, nâmusen ve dinen zararlı olan çirkin ve rezilce olan işlerin esas ve ayrıntılarını haram kılıp yasaklamıştır. Binaenaleyh batı medeniyetinin bu gibi rezilce yönleri meşrü değildir.(Müellifin notu: Onun için Resûlullah Efendimiz (S.A.V.) (Bir kimse islam dininde fena bir yol ihdas ve çirkin bir şey icat ederse o fenalığın günahı ile, kıyamete kadar onunla amel edenlerin günahlarının bir misli o kimseye ait olur. Ondan sonra o fenalığı işleyenlerin kendi günahlarından hiç bir şey noksan kılınmaz.) Hadis-i ile müslümanlar arasında çirkin ve fena bir şeyi icat etmesinden ve rezilce bir yol ortaya koymasından menetmişlerdir.) Şu halde böyle çirkin ve rezilce işlerde müslümanlardan hiç birisinin zamanın modasına uymasına ve bilhassa gayr-i müslim milletleri taklid etmesine, diğer bir tabirle, batılılaşmasına asla şer'i bir izin yoktur. Zira meşrüiyetine delil olmayan şeylerde taklid ve başkasına uymanın haram ve batıl olduğuna bu âyet-i celile en kuvvetli bir delildir. Binaenaleyh İslam dini rezilce hallerin ve işlerin hepsinin hem re'sen ihdas ve icrasını hem de bu konuda başkalarını taklid ve onlara benzemeyi kat'i surette men'edip haram kılmıştır. Medeniyetin manevî yönüne gelince: İslam şeriatı öyle yüce medenî kural ve toplumsal esaslar, öyle ahlâki faziletler te'sis etmiş ve ortaya koymuştur ki Avrupa'nın bu derece medenileşmesi için daha pek çok emekler sarfetmeye ve hatta tamamen İslâmın mukaddes esaslarını kabul edivermeye muhtaçtır. 0 derece üstün ve faziletli bir medeniyete ulaşmak için başka türlü yol yoktur. Esasen batı medeniyeti, insanlığın mutluluk ve olgunlaşmasını sağlayacak hakiki bir medeniyet değildir. Zira o ancak insanın hayvanî ve cismanî yönden mutluluk ve olgunlaşmasına hizmet edip, melekiyet ve maneviyatının saadetini ve olgunlaşmasını asla dikkate almıyor. Çünkü batı medeniyeti beşeri hayatı yalnızca dünyanın fani hayatından ibaret saydığı için insanın yalnızca maddiyat ve hayvaniyat yönünün olgunlaşmasına, bu suretle insanlarda hayyanî arzuların gelişmesine sebep olup melekiyet ve hakiki insanlığın gizli kalmasına veya büsbütün imhasına hizmet ederek ebedi saadete kavuşturan faziletler ve hakiki olgunluklardan insanlığı ebediyyen mahrum bırakıyor. Esasen cismanî hayat ve dünyaya dair insanî değerlerin ortaya çıkmasına bir dereceye kadar sebep oluyorsa da onun sebep olduğu durum ve vasıflar dünya hayatının gereği olarak yok olup gidiyor. Zeval ve yıkılmaya maruz olan ahval ve vasıflar ise hakiki saadetten sayılamaz. Hakiki saadet, dünya hayatından sonra da devam edip ebedi olan beşerî vasıflar ve olgunluklardan ibarettir ki, bunun murşidleri ancak Peygamberlerdir. Batı medeniyetinin buna rehber olabilmesi imkansızdır. Halbuki yüce İslam medeniyeti insanlığın melekiyet ve maneviyat yönlerinin saadet ve olgunluğuna hizmeti asıl ve esas alıp bütün usül ve hükümlerini bu cihetin gelişmesi ve olgunlaşmasına hizmet etmek üzere tesis etmiştir. Şu kadar ki hayvanlık halinin fani mutluluğu bizzat kasdedilmiş olmayıp, belki melekiyyetin kalıcı saadetini kazanmaya vesile olduğu için tab'an maksut olmakla bu asli maksadı ihlal etmemek üzere itidal durumun aşılmaması esas alınıp adaletli bir şekilde cismanî zevklerden istifade yolunu açmış ve bu suretle insanı hem fani mutluluğa hem de baki saadete ulaştırmıştır. Şu halde hakiki kemâlâta ve baki saadete ancak Peygamberlerin yolu ulaştırır. Binaenaleyh İslâm medeniyeti hakiki bir medeniyettir ki üstün düsturlarına tamamen yapışmak şartıyle her cihetten beşerin saadet ve tekamülünü tekeffül eden ve dünyanın fani hayatından sonra da ebedilik bulan hakiki evsaf ve kemalatı kefildir. Binaenaleyh insanın hakiki saadeti peygamberlerin sünnetlerine ittiba ve büyük İslâm medeniyetine tamamen sarılmakla husule gelmiş olur. Şu halde batı medeniyeti gerçekte eksik ve hakiki tekamülü ihlal edici olduğundan İslâmın mukaddes usul ve kaidelerini ve peygamberlerin yolunu tamamen kabul etmedikçe işin esasında ve sağduyu sahipleri nazarında gerçek medeniyet sayılamaz. Binaenaleyh ebedi saadet ve hakiki kemalâtı kazanmak için müslümanlar Batı medeniyetine değil, Batılılar İslâm medeniyetine muhtaçtırlar. Demek oluyor ki, İslam dini medeniyetin maddi ve manevi yönünün melekiyet ve hayvanlıkca insanlığa faydalı ve hizmetkâr olan kısımlarını on dört asır evvel re'sen vaz' ve tesis edip insanoğullarını o dosdoğru yola sevk etmiştir. (2) Medeniyyetin melekiyet ve behimiyetçe, insanlığa zararlı olan kısımlarını da insanoğlunu hayvan derecesine düşmekten kurtarmak için men'edip bu hususların işlenmesini ve bu hususta başkalarını taklit ve onlara benzemeyi kat'i surette haram kılmıştır. Şu halde Avrupa'nın sefahat lekesi ve milliyet renginden ari ve bütün insanlığın maddi gelişmesine hizmet eden ilim, fen ve sanatların, araç ve gereçlerin hepsini almak ve bu hususlarda onları taklid meşru'dur. Fakat meyhane, kerhane, dans, bar, tiyatro vesair sufli müessese ve sefilane terakkiyât gibi, dini hüviyet ve faziletli İslâm ahlakının mahvolmasına ve yok olmasına sebep olan batıl itikatlar, çirkin ahlak, rezilce itikatlar, kötülenmiş ve yasaklanmış iş ve fiillerini almak ve bu hususlarda onları taklid meşru değildir ve menfurdur. İslam dini işte bu türden sefihane medeniyetin yükselmesine manidir. Çünkü İslâm dini insanlar arasında cereyan eden çirkin iş ve rezilce itikadların tamamını men' ve ortadan kaldırmak için vaz' ve tesis olunmuştur. Onun için İslâmiyet Batı medeniyetinin bu kısmı ile asla bir araya gelmez. Kalpleri Batının pislikleriyle boyanmış olanlar bu nokta-i nazardan İslâm dinini yükselmeye engel olarak görüyorlar. Evet bu da medeniyetten sayılıyor ise İslâm dini bu gibi medeniyetin ilerlemesine en büyük engeldir. Esasen sefahat ve rezaleti men' ve nehyetmek İslâm dininin belirgin özelliklerindendir. Akl-ı Selim de bunu emreder. Onun için Avrupalılardan akl-ı selim sahibi kişilerin memleketlerinde umümileşmekte olan sefahat ve rezaletin men'ine çalıştıkları duyulmaktadır. Bu cümleden olarak İngiltere'de hayasızlıkla mücadele etmek üzere Mister Webb Alyob isminde biri (Nezahet Cemiyeti) adı ile yeni bir ahlak cemiyeti kurmuştur. Cemiyet ilk icraat olmak üzere umumi ahlakı ifsada sebep olan kartpostalların satışını yasaklamak için hukümete müracaata karar verdiği gazetelerde görülmüştür. Cemiyet-i Akvâm da genel ahlâkı bozmaya sebep olan açık resimler ile açık yazıların yasaklanması için devletlere tebligatta bulunmuştur. Tokyo'da mahalli memurlar tarafından genel ahlâkı bozduğu sebep gösterilerek bütün asrî danslar yasaklanmıştır. Esasen Avrupa'da sözlerine güvenilen doktorlar ile ictimaiyyat alimleri (sosyologlar, toplumbilimciler) dansın zararlarını ispat için diyorlar ki: Yakinen tahakkuk etmiştir ki, dans, fertlerin seciyyesini, ahlakını, sıhhatini tahrib edip, musallat olduğu cemiyetlerin manevî bünyesini kemirdikten başka, fuhşu artırıp, evlenmeleri azaltarak nüfus buhrânı denilen felaketi ortaya çıkarmak suretiyle milletin maddi bakımdan çökmesini çabuklaştırıyor. Batı müteffiklerinin, akl-ı selim erbabının dans ve içki gibi, batının medeniyet kisvesi altında insanlar arasında yaymış olduğu rezaletleri kötülemekte olduklarına şahit olmak üzere tanınmış içki düşmanı Amerikalı Mister William Johnson'un 11 Eylül 1340 tarihinde İstanbul'da bulunduğu zaman içkiler aleyhinde gazetecilere vaki beyanatını göstermek ve burada kaydetmek isterim. Bu şahıs diyor ki: "İçkiyi yasaklama fikri, batı düşüncesinin mahsülü değildir. Bu fikir esas itibariyle, tamamiyle şarklıdır. Müslümanlık on üç asır evvel kat'i surette müskiratı men'etmiştir. Binaenaleyh Amerika'nın keşfinden birkaç asır önce doğuda yasaklama fikri temelleşmişti. Bu gün ise İslâm dininin telkin ve talim ettiği içki yasağı Amerika'nın anayasasına girmiş bulunuyor. Halbuki tam biz müslümanlığın emri ile hareket edip içkiyi yasaklamaya kalkıştığımız zamanda, ne gariptir ki siz bizim kötülediğimiz bir şeyi taklide yelteniyorsunuz. Batı, Doğunun bir faziletini kabule uğraşırken, siz Batının bir rezilliğini taklid ediyorsunuz. Bu sizin lehinizde bir şey değildir." Amerikalı'nın bu sözleri, Batının rezaletlerini taklide çalışan Doğulular için apaçık bir ibret dersi teşkil eder. Bundan ibret almamak, müteessir olmamak için insanın hayvanhık derecesine inip şuurundan mahrum olması gerekir. Buraya kadar arzolunan tafsilattan küfrün alamet ve işaretine gayr-i müslim milletleri taklid ve onlara benzemenin şer'an haram olduğu anlaşılmıştır. Küfrü mücip olup olmamasına gelince, bu hususta ulema arasında ihtilaf olunmuştur. Fakat bu meselenin hal'i iman ile küfrün hakikatını bilmek ile alakalı olduğu için bu mevzuya girmezden evvel biraz da ondan bahsetmek isterim. (2) Esasen müslümanlar arasında terakki ve teali ettirilmesi matlub olan medeniyetin bu çeşididir. Bilhassa memleketimizin ihtiyacı, medeniyetin fazilet kısmınadır. Halbuki memlekette terakki ettirilen bu değil, batı medeniyetinin rezalet ve muzur kısmınadır. Çünkü epeyce bir zamandan ben memleketimizde müfrit batı taklitçisi bir güruh, medeniyet, hürriyet, milliyet adına gayr-i meşru ve muzır cihetlerden, mesela hürriyet, fuhşun, içkinin, dansın, ahlaksızlığın, dinsizliğin yayılmasından ve genişlemesinden başlıyor. Avrupa'dan yüklenip getirdikleri pislikler ile İslamın faziletlerini tahribe, milletin fikirlerini bozmaya çalışıyorlar. Vatan evladının kalbini yabancı ruh, yabancı terbiye, yabancı itikad ile aşılıyorlar. Aşılıyorlar da üzerlerinde toplanmış olan İslamlık ve Türklük ruhunu söküp atmaya uğraşıyorlar. Bu suretle milli mevcudiyetimizin istinatgahı olan temeller yıkılıp duruyor. Bu büyük dalâletin genelleşmesi hem İslamiyet ve hem de Türklük için Batı medeniyetinin rezaletler kısmı memleketimizde günden güne ilerlemeye mazhar oluyor ve bu uğurda büyük miktarda milli servet de sarfolunuyor. Fakat meşru ve büyük bir, şiddetle ihtiyaç duyulan yönlere, mesela elbiselik imali için bir fabrikaya hiç bir şey harcandığı görülmüyor. Demek oluyor ki dışarıdan görünen işlerine nazaran Batı medeniyetini destekleyip savunanlar bu perde altında şahsi menfaatlerini te'min ve şehvani arzularını tatmin gayesini hedefleyip umumun menfaatlenni ve milli faydaları asla dikkate almıyor veya alamıyorlar. İddia ettikleri sözlerini, içinde bulundukları halleri tekzib etmekten geri kalmıyor. İMAN VE KÜFÜR İman: Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizin Allah (c.c.) Teâlâ tarafından getirip haber verdiği zarureten ve yakinen bilinen dini usûl ve İslâmi hükümlerin hak ve doğru olduğuna kalben kat'i bir surette inanıp kabul etmek ve dil ile de bunu ikrar etmek demektir. Küfür: İslam dininden olduğu zarureten ve yakinen bilinen usül ve hükümlerin hepsini veya bunlardan bir kısmını kabul etmeyip inkar etmek veya inkâra delalet eden bir iş yapmak demektir. Esasen Resül-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizden nakil olunagelen İslami usuller ve şer'i hükümler nakil sıhhati itibariyle üç kısma ayrılmıştır. Birinci Kısım: Nebiyyi Muhterem (S.A.V.) Efendimizden tevatüren nakledilmiş olup dinden olduğu avam ve havasca, yani bütün müslümanlarca yakinen ve açık bir şekilde bilinen İslâmî usul ve hükümlerdir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (c.c.) varlığı, birliği, sıfatları ile meleklerin, semavî kitapların, peygamberlerin, kaza ve kader-i ilâhiyyenin, ahiret gününün, ölümden sonra dirilmenin, cennet ve cehennemin hakikatının, âlemin sonradan yaratıldığının, kelime-i şehadetin, namazın, zekâtın, orucun farziyeti, zinanın, livatanın, domuz etinin, haksız yere adam öldürmenin ve diğer çeşitli zulümlerin haram olması gibi. İslam dininden olduğu tevatüren nakl olunup yakinen sabit olan bu çeşit hükümlere İslâmî usul ve dini zaruretler denir ki, bir insan müslüman olmak için behemehal bunların bütününü tasdik ve kabul etmesi lazım ve vaciptir. İmânın asıl rüknü olan tasdikten sonra zikrolunan usul ve ahkâmı toplam olarak içine alan "Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu." den ibaret olan kelime-i şehadeti söylemek, imanın şartı veya rüknünden sayılmıştır. Binaenaleyh zikrolunan bu usül ve hükümlerin tamamına veya ondan bazısına inanmayıp da red ve inkar etmek veya inkâra delalet eden bir harekette bulunmak küfürdür ve bunu yapanlar da kâfirdir. İkinci Kısım: Resûl-i Zîşân (S.A.V.) Efendimizin dininden olduğu yakinen değil, ancak istidlal ve ictihad suretiyle bilinen dini meselelerdir. Allah Teâlâ'nın gözle görülüp görülmemesi meselesi, yakinen bilinmeyen ancak delil ile bilinen mesleler gibi. Bu çeşit hükümleri ve dini meseleleri kabul ve red, ikrâr ve inkâr, iman ve küfrün mahiyetine dahil değildir. Binaenaleyh ictihada ait hükümlerin inkarcısı kâfir olmaz. Şu kadar ki; şöhret tarikiyle naklolunan dini hükümler ve meseleler, imanın mahiyetine dahil olmadığından red ve inkârı küfür değilse de dalaleti muciptir. Üçüncü Kısım: İslam dininden olduğu ancak haberi vahid ile bilinen meselelerdir ki, iman ile küfür bu gibi meselelerle alakalı değildir. Zira sıhhatinin şartları caiz olan haber-i vahid, itikat kapısında hüccet olamaz. Lakin amel kapısında, yani ibadetler ve muamelata dair hükümlerden hüccet olur. Binaenaleyh haber-i vahit yoluyla sıhhati sabit olan dini bir mes'eleyi red ve inkar hatadır. Arz olunan beş mesele bunlardan ayrılır. 1. Zikrolunan İslami usullerden birine inanmadığı halde lisanen tamamını kabul eden kimse, Allah Teâlâ'nın nezdinde kâfir olur. Buna münafık denir. Nifakı mâlum ise insanlar nazarında kafir olur. Nifakı malum değilse, zahirdeki ikrarına nazaran müslüman sayılarak hakkında İslâmî hükümler uygulanır. 2. İslamın esaslarına kalben inanıp da dilsiz olmak gibi bir özürden dolayı, dil ile ikrar edemeyen kimse, hem Allah-u Teâlâ nezdinde ve hem insanlar nezdinde mü'mindir. 3. Kalbinde bir çeşit inanmak olmakla beraber inat ederek, ikrar etmemekte israr eden kimse, hem Allah (c.c.) nezdinde hem de insanlar nazarında ittifakla kâfirdir. Çünkü onun bu hali kalbinde kesin bir tasdik bulunmadığına delil ve bürhandır. 4. Kalbinde bir nevi inanmak bulunmakla beraber ikrarda kudreti varken her nasılsa ömründe bir kere olsun ikrar etmemiş olan kimse, ulemâdan bazılarına göre Allah (c.c.) nezdinde, mü'min, bazı ulemaya göre mümin değildir. 5. Zaruret olmaksızın ve kendi seçimi ile puta, aya, yıldıza, güneşe, secde ve tazim etmek, onlar için kurban kesmek, Hristiyanlarla beraber kiliseye gidip ayin yapmak, haç takınmak, Allah'tan başkasına ibadet etmek gibi küfür alameti ve şirklik belirtisi olan bir fiili irtikab etmek, yahut Allah Teâ'yı (c.c.), meleklerini, şeriatı, ahireti inkar veya bunlardan birini tahkir etmek, (mesela Kur'ân-ı Kerim-i çiğnemek gibi) dildeki ikrar ile kalbteki tasdikin yalan olduğuna şeriat tarafından zahir alamet kılınan bir söz, bir fiil kendisinden sadır olan kimse mü'min değildir. Zira o söz ile o hareketi o kimsenin dilindeki ikrar ile kalbindeki tasdikin yalan olduğuna delil ve bürhandır. Onun için her ne kadar müslüman isminde olup İslâm davasında bulu Ârizî Küfür: Aslında İslam Dinini kabul etmiş veya müslüman sulbünden gelmişken bilâhare kendi arzu ve ihtiyârı ile lslâmi usül ve dini zarüriyatın hepsini veya İslâm Dininin yalnızca vicdanî bir işten ibaret olduğuna kail olup da dünya işlerine dair ihtiva ettiği maddî ve cismânî hükümlerini kabul etmemek gibi dini esaslardan bazılarını red, inkar, tekzib ve tahkir etmek veyahut, şer'an tahkiri vacib olanlara ta'zim etmek suretiyle küfrü irtikab etmiş olanların küfrüdür ki bunlara mürted ve mürteci denir. Zamanımızda türeyen dinsizler bu zümredendir. Küfrün bu çeşidi evvelkisinden daha zararlı ve daha fenadır. Ve hatta Mürtedlerin kestikleri yenmez. Müslüman kadınlar ile nikahları helal olmaz ve müslüman kabristanına defn olunmaları caiz olmaz. Küfür erbabından bir zümre dünya ve ahiret saadeti gibi büyük nimetlere sebep olan İslam Dininden dönüş ve çıkış ile ona karşı âsi olup isyan ettikleri için tevbe edip tekrar İslâma kendi arzuları ile dahil olmazlarsa dünyada şer'i bakımdan idama, ahirette ebedi azaba mahkümdurlar. ŞİÂR-I KÜFR Şiâr-ı Küfr; her asırda her beldede değişebilirse de gayr-i müslim milletlerin küfre dair olan en meşhur âlemetleri şapka, gayyar, zünnâr, küstic, gasli ve sâlibtir. Şapka: Örfte küfür alameti, yani gayr-i müslimlerin müslümanlardan ayrılmalarına alamet olan baş kisvesidir. Gayyar: Zimmilere mahsus bir alameti farika'dır ki, bununla müslümanlardan ayırt edilirlerdi. Bazı ana kitaplarda açıklandığına göre, üst elbiselerinin göğsüne renkçe muhtelif olmak üzere kurdela gibi bir parça dikerlerdi. Fakat âlâmeti farika her yerde bir değildi. Belki her beldede belirli özel bir âlâmet vardı. Mesela bazı beldelerde sarığın rengi alâmet-i farika sayılırdı. Gök renk Nesârâya (Hristiyanlara), sarı renk Yahudiye alamet olarak konulmuş, beyaz renk de Müslümanlara tahsis edilmişti. Zünnâr: Nesârâ ile Mecusi taifesinin küfür alâmetlerinden olan bir nevi kuşaktır ki ipekten imal edilmiş olup iç taraflarına kuşanırlar. Kustiç: Zikrolunan taifelere mahsus diğer bir nevi kuşaktır ki, parmak kalınlığında olup dıştan kuşanırlar. Gasli: Yahudilerin alâmetlerinden olan sarı renkli bir hırkadır. Salip: Hristiyanların haç dedikleri şeydir ki, inanışlarınca Hazreti İsa'nın asılmış vücudunun timsâlidir. Daha evvel şapka, zünnar, gıyyar, salip gibi ehli küfrün hususi şiâr ve alâmetleri olan şeyler giyinmek, kuşanmak, takınmak hususlarının şer'an yasak ve haram olduğu beyan olunmuştu. Bunun küfrü mucib olup olmamasına gelince, ilk önce şu ciheti arzedeyim ki zâhir ameller, ruhi ve bâtınî hallerin müzâhiridir. Kalbi haller onda inkişaf eder ve görülür. Bazı beşeri ameller vardır ki, kalpten bir davet ve saik sebebiyle insan ona mübaşeret eder. Dış tesirlerden uzak olarak kendi haline kalınca mutlaka o işi yapmak mecburiyetinde olup ona mani olamaz. Bazı beşeri ameller de vardır ki: Kardeşliğe uygunluk, kuvvete tabi olmak, menfaat sağlamak veya zararı yok etmek gibi ârizi bir takım harici âmil ve sebeplerin tesiriyle mübâşeret olunur. Arizi olan o sevkedici sebepler ortadan kalkınca, adet halini almamışsa insan ondan ferâgat edebilir. Mesela almış olduğu terbiye neticesi olmak üzere bir milletin maneviyatı ile boyanmış ve ruhi halleri ile hallenmiş olan bir adam kılık kıyafette, adetler ve muaşerette, suret ve sirette o millete benzeme ve taklide ve onlara uyum göstermeye mecbur olur. Sebep ruhi ve kalbi olduğu için kendi halinde kaldıkça o kıyafet ve o âdeti, o süret ve sireti terke rıza ve semâhat gösteremez. Şâyet dış tesirlerle terke mecbur edilirse kalben müteessir olup ruhundaki izler izâle edilmedikçe o adam bu halden vaz geçemez. Fakat bir adamın kılık ve kıyafette, adet ve sirette bir millete benzeme ve taklidi ârizi bir takım dış sebeplerin te'siri ile vaki oluyorsa o adam o hali terk etmekte beis görmez. Ve bundan dolayı vicdan azabı duymaz. Şu halde şapka, zünnâr, gıyyar, salib gibi ehl-i küfrün özel alamet ve işareti olan şeyleri giyinmek, kuşanmak ve takınmak hususuna sebep, ya sağlamlık bulmuş bir ruh hali veya dış sebepler olmaktan uzak değildir. Sebep dış tesir olduğu takdirde ya istekle kaldırıp atmaya sebep olur veyahut olmaz. Bu makamda aklen daha başka bir ihtimal düşünülemez. Sebep halet-i ruhiye ise meselâ terbiye ve itiyad tesiriyle bir adamın ruhu küfür rengi ile boyanmak ve kalbi o maneviyat ile sıfatlanmış olma neticesi olmak üzere Allah'a Resülullah'a, şeriata ve diğer dini zarüretlere iman ve itikadı olmadığı için seve seve kâfirlerin kendilerine has şiar ve âmellerine bürünmüş ve kabul etmiş olursa o kimsenin küfründe şek ve şüphe yoktur. Ve olamaz. Zira bu apaçık hareketine sebep, küfrün kendisidir. Onun için fukahâ-i kiram hazerâtı "Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfir olur." diyorlar. Ve keza İslâmda, küfür alâmeti sayılan şeyleri helal kılan veya haram olduğunu alaya alanların küfrü şüphesizdir. Küfür alametlerine benzemeyi helal kılmak da bu kabildendir. Zira "Bizden başkasına benzeyen bizden değildir" Hadis-i şerifi ile küfür adetlerinde, kâfirlere benzemenin yasaklandığı,Peygamberimizin yaşadığı dönemden, günümüze kadar tevatüren naklolunagelmekte olup, Ummet-i Muhammedden her asırda bulunan muctehidler bunun haram olduğuna icma ve ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh kâfirlere âdetlerinde benzemenin haramlığı şer'i delillerden icma-ı ümmetle sabittir. Onun için helâl kılmak ve hafife almak küfürdür. Küfür adeti olan şeyleri giyinmeye sebep, bir mecburiyet ve çaresizlik, yani el ve ayak gibi bedenî azalardan birini kesmek veya öldürmek ile tehdit ve zorlamak suretiyle meydana gelirse zararı ortadan kaldırmak için kalpte iman ve tasdik muhafaza olunduğu halde ancak o müddet esnasında şapka ve saire gibi küfür âlâmeti giyinmeye şer'an izin verilmiştir. Binaenaleyh böyle bir mecburiyet haline ma'ruz kalan bir müslüman, küfrün kıyafetini giyinmekle kâfir olmaz. Ve yine gayr-i müslimlere benzemek kasdı olmadığı halde helâkı icab eden sıcaklığı ve soğukluğu gidermek, zaruretinden dolayı gayri müslim milletlerin kalenseve (bir tür başlık) ve külahlarını giyinmek küfrü icab etmez. Ve yine harpte hile ve düşmanın sırlarını ve durumunu anlamak için veya gayr-i müslimlerin müslümanlara dokunacak zararlarını def gibi bütün müslümanların faydasına ait hayırlı bir maksadın ve dini bir hizmetin oluşması için bilerek küfür adeti olan kıyafeti giyinmek küfrü gerektirmez. Fakat, ticaret, tahsil ve seyahat gibi şahsi menfaatler için diyâr-ı küfre gidip de orada veya İslâm diyarında, bilerek, bir zaruret olmadan ve kendi isteği ile şapka vesair küfür âdeti olan kıyafetleri giyinen müslüman hakkında ihtilaf olunmuştur. Fakihlerin çoğunluğu "Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalanseve, yani şapkayı bir zaruret olmadan ve kendi arzusu ile giyinmek küfürdür. Zira bu alâmeti küfürdür. Onun için bunu ancak mecusilik, Hristiyanlık, Yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini iltizam edenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zahir alametlerle batıni işlere istidlal ve onun üzerine hükmetmek aklen ve şer'an makbul ve muteber bir yoldur." diyorlar. Fukahâdan bazıları da "Mecusi, Hristiyan ve diğer kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet adeti olan kalenseve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman onlara benzemiş ve onları taklid etmiş olduğu için günahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar. İkinciye kail olanlar esbâb-ı mücibe olmak üzere diyorlar ki: Şapka gibi küfür alâmetini kendi seçimi ile giyen kimse lisanen muvahhid, kalben musaddık olduğu için mü'mindir. Büyük müctehidlerden İmâm-ı Azam (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) Hazretleri demiştir ki: "Bir kimse iman ve İslâmdan, ancak girdiği kapıdan çıkar." İmâm-ı Azam'ın bu sözüne nazaran asaleten girmek ancak ikrar ve tasdik ile olur. Çünkü imanın rüknü bunlardan ibarettir. Şapka giyen kimsede ise ikrar ile tasdik mevcuttur. CEVAP: İmanın bir takım gerekleri vardır ki, onların yokluğu ile imanın zıddı olan küfür tahakkuk eder. Mesela Allah Teâlâ'ya, Peygamberlere, Allah'ın kitaplarına ta'zim, imanın lazım olan şeylerindendir. Bunları hafife ve alaya almak ise ta'zime aykırı olduğu için küfürdür. Binaenaleyh ta'zime aykırı ve tekzib emâresi olan söz ve fiiller şer'an küfrü mucib sayılmışlardır. Esasen şeriat nazarında tekzib alâmeti ve inkar belirtisini taşıyan tasdik ve ikrâr muteber ve itimada şayan değildir. Şu halde İmam Hazretlerinin sözünün manası imanın şer'an muteber olan hükümlerine aykırı bir söz bir fiil müslümandan sudür etmedikçe kâfir olmaz, demektir. Nitekim puta secde etmek, Allah'ı, Peygamberleri, kitapları, şeriatı tahkir ve alaya almak gibi imana aykırı olan bir iş işlemek veya bir söz söylemek, tekzib alameti ve inkar belirtisi olduğu için irtikab edenin küfrü ile hükmolunur. "Feteva'yı Hindiyye" ve "Muhid-i Burhanî"de deniliyor ki: "Başına Mecusi kalensevesi, yani Mecusi şapkası giyen kimsenin küfrüne kail olanların kavilleri sahihtir." Bu söze sahip olanlara göre, akide bozukluğundan neş'et ettiğinden Mecusi kalansevesi giyen kimsenin küfrü ile hükmolunur. Nitekim "Ben Mecusiyim" diyen kimsenin bu sözü, akidesinin bozukluğunu açıkladığı için küfrü ile hükmolunmuştur. Çünkü mecusilere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalenseveyi kendi seçimi ile giyinmek, giyenin ruhen mecusilik maneviyatı ile boyanmış olduğuna alamet ve belirtidir. Onun için bu kıyafette görülenlerin küfrü ile hükmolunur. Şunu da arzedeyim ki, bütün milletlerin baş kisveleri milliyet ve dinleri ile bir çeşit alâkayı haizdir. Şapkalar, serpuşlar, mesela Avrupa memleketlerinde ne kadar muhtelif şekillere ayrılırsa aynisın, hepsinin bir asıldan çoğaltılmış olduğu ve zaman ve mekan itibariyle muhtelif bir şekil olmakla beraber o aslım ruhu muhafaza edilmekte bulunduğu şüphesizdir. Şu halde şapka din ve milliyet alâmeti olduğu için onu giyen kimse "Ben bu millettenim" diye bir ikrarda bulunmuş olur. Mukabilinde serahat bulunan bu gibi belirtiler ise her halde sarih gibi muteberdir. Ancak mukabilinde fiilen imanın sarahatini gösteren ahval ve ameller karşısında bu ikrar hükmünden sakıt olabilirse de müslümanlar nazarında o adam kendisini şüpheden kurtaramaz. Bu mesele şapkayı giymeye sebep, kalbî ve ruhî olmadığı takdirdedir. Sebep kalbî olursa imanı gösteren ahval ve amellerin riya ve nifak ve o adamın da mürâî münafık olduğuna hükmedilir. Esasen kılık ve kıyafet âdetinde gayr-i müslimlere benzemekten men' ve nehy ile Peygamber Efendimizin murad ve maksadı müslümanlar arasında İslâmî milliyeti kurmaktır. İslîmi milliyetin dayanak noktası da küfür milliyetine mahsus olan, şiar, adet ve tavırlarda kâfirlerden ayrılıp onlara benzememektir. Binaenaleyh İslâm ümmetçiliğinde gayret göstermek, imanın gereğidir. Onun için her müslüman dini hükümlere ters ve bilhassa İslâm milliyetine muhalif olan işlerden kaçınmalıdır. Şu halde lisanen ikrar ve bedenen ibadet ve amel gibi İslâmi milliyetin açık belirtileri ile asla alâkadarlık göstermeyip kılık ve kıyafetten başka gayr-ı müslimlerden farkı kalmamış olanlar, kıyafetlerini de onlara benzetiverince batınlarındaki imanı temsil edecek ve İslâm ümmetçiliğini gösterecek hiç bir halleri kalmadığı için "Bir millete benzemeye çalışan kimse, onlardan olur." Hadis-i şerifinin iktizasınca o adamların kefere zümresine iltihak etmiş olduklarına kat-i bir surette hükmolunur. Bu hakikati açıklamak için bir misal vermek isterim. Her devletin özel alâmetleri içeren bir çeşit bayrağı vardır ki, o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Mesela bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle İngiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde yalnız şanlı bayrağının alameti farikasıyla onlardan ayrılır. Bu alameti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükmederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, adeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hıyaneti vataniyye, cinayet-i milliyye ve ecnebi taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına hükmolunur. Bunun için medeni memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklit ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez. İşte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden değildir" Hadis-i şerifi ile müslümanların, şiar ve alamet-i küfürde gayr-i müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükmedecekleri gibi şapka, haç ve sair küfür alameti giyen ve takanların İslâmî kimlikten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükmederler. Fukaha-i Kiram Hazerâtı, Mecusi kalensevesi giyen kimsenin küfrünü açıkladıkları halde Yahudi kalansevesinden bahsetmiyorlar. Bunları giyinmek küfrü gerektirmez mi diye sorulursa cevap olmak üzere deriz ki, şer'i şerif nazarında küfr, tek bir millet sayıldığı için, küfür alametleri arasında fark yoktur. Binaenaleyh, gayri müslim unsurlardan hangisi olursa olsun, onların adeti olan şeyleri giyinmek, takınmak, kuşanmak, sahih kavle göre küfürdür. "Bizden başkasına benzeyen bizden değildir. Yahudi ve Hristiyanlara benzemeyiniz." Hadis-i şerifi gayri müslim milletlere mahsus olan şiar ve alamet arasında şer'an fark olmadığına delildir. Şapka, zünnâr, haç gibi küfür alâmetinden sayılan şeyleri giyinmekle, şer'an yapılması emrolunan şeyleri, mesela namaz ve zekatı terk ve nehyedilen şeyleri, mesela zinayı, hırsızlığı yapmak arasındaki fark nedir ki, evvelkiler küfür alameti ve tekzib emaresi sayıldığı halde ikinciler sayılmıyor diye bir soru ortaya çıkarsa cevap olarak deriz ki; Vakıa ikinciler de evvelkiler gibi şer'an yasak iseler de, nefsî heves ve arzular, bunları yapmaya fıtraten meyillidirler. Onun için şahevi kuvvetleri akıllarına galip gelen insanlar dinen yasak olan nefsani arzuları yerine getirmekten uzak değildirler. İşte bunun için Peygamberimiz (S.A.V.) onları tekzib alâmeti saymamıştır. Fakat küfür ehline ait olan adet ve alâmeti işlemek için böyle bir özür ve fıtri bir meyil yoktur. Zira bu esasen nefsin arzu ve meyil ettiği arzulardan değildir. Şu halde bunu işlemeye sebep akîde bozukluğundan başka bir şey olmadığı için İslâm, şer'i yasakların bu kısmını küfür alameti ve inkâr belirtisi saymakla bunları işleyenin küfrüne hükmetmiştir. Fukahâ-i kiram hazeratı: "Bir meselede doksan dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal de küfür olmadığına olursa ikinci cihet, yani küfürde olmama ciheti tercih olunmak suretiyle fetva vermek gerekir. Zira küfür büyük cinayet olduğundan küfürde olmama cihetinde bir ihtimal varken tekfir cihetine gidilmesi uygun olmaz." diyorlar. Şu halde buna nazaran küfür alametlerini irtikab edenler nasıl tekfir olunabilir, diye sorulursa cevabda deriz ki; Fukahâ-i kirâm hazeratının bu sözleri meselede küfürde olmama ihtimali bulunmasına göredir. Böyle bir ihtimal bulunmadığı takdirde, icmâ ile küfür üzere fetva verilmesi icab eder. Bununla beraber fukahânın bu sözleri gerçeğe değil, ihtiyada dayanarak söylenmiştir. Mesele iman ve küfre müteallik olduğundan gayet mühimdir. Onun için bir meselede küfre, doksan dokuzda değil, hatta bir ihtimal bile olsa aklı başında bir müslüman böyle tehlikeli bir şeye cüret etmemelidir. Zira o bir ihtimal aslında küfrü gerektirebilir. Müslüman için en muteber ve en kıymetli olan, iman ve İslâmî meselelerinde küfür şüphesi olabilecek şeylerden sakınmalarını din kardeşlerimize tavsiye eder ve "Dilediğinizi işleyiniz, Allah amelinizi görüyür." (Tevbe: 105) âyetinin yüce manasına müslüman kardeşlerimizin dikkatini çekerim. (Ey görüş sahipleri ibret alınız). Ve selam Cenab-ı Hakka tabi olanlara olsun. Her hal ve vakitte hamd, Alemlerin Rabbine ve salat-ü selam, Peygamberlerin efendisine ve onun âline ve ashabına olsun. Amin.



10 Zilhicce Sene 1342 (12 Temmuz sene 1340 1924)