27 Ocak 2018 Cumartesi

Mevlidi Şerif Süleyman Çelebi Mevlid-i şerif'in Türkçe açıklaması

 

                       ÖNSÖZ     
         Bismillâhirrahmanirrahiym
  Süleyman Çelebi <Vesîlet-ün Necât>  adı ile ilk defa mevlid-i şerif'i yazmıştır.
Bursa'da Ulucami'de imam iken bir vaizin “Peygamberler arasında fark gütmeyiz”mealindeki ayet-i kerimeden, “Bütün peygamberler aynı büyüklüktedir” anlamını çıkarması ve söylemesi üzerine, sözlerinin “peygamberliklerine inanmak” açısından doğru, ancak dereceleri açısından yanlış olduğunu, “Ulü-l azm peygamberler ile diğerlerini bir tutmamak” gerektiğini ve "Efendimizin maka-mının hepsinden üstün olduğunu" açıklamak üzere Vesîlet-ün Necat adlı kitabını yazmıştır.
Süleyman Çelebi hicri 780 yılında Bursa'da vefat etmiştir.
       Süleyman Çelebi, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizi anlatan bu eseri ile, mü'minlere bilgi ve ışık sunarak, ilâhi nizamı anlamamızı kolaylaştırmaktadır.  Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olan bu kitabı, bütün müslümanlar zaman zaman, kur'an tilâveti ile beraber okutarak bilgilerini tazelemekte ve çoşmaktadırlar.
  Zaman içinde, kullandığımız Türkçemizin çok hızlı değişmesi sebebiyle, eski metinleri ne yazık ki tam olarak anlayamıyoruz.
  Hatta bazen anladığımızı zannettiğimiz kısımlarını dahi, sözcüklerin o günkü anlamları ile, bu günkü Türkçemizdeki anlamlarının biraz farklı olması dolayısı ile tam olarak anlayamıyoruz.
    Sık sık, bir bölümünü dinlemekte olduğumuz Mevlid-i Şerifin açıklamasının yararlı olacağını düşünerek, bu eseri hazırladık.
       Erdinç Babacan Şubat 2007
                         
                MÜNÂCAT
        ALLÂH – ADIN  BÖLÜMÜ
         Lâ ilâhe illallah diyerek Rabbimizin bir olduğunu, mülkün ve tüm vücudun onun olduğunu, ortağı olmadığını söyleyelim.
Kâinatın kendisi ile iftihar ettiği, bütün âlemlerin kendisi ile şeref bulduğu Hazret-i Muhammed Mustafa'ya  salâvât getirelim.

Evvelâ Allâh'ın adını analım, söyleyelim. Herhangi bir işe başlamadan evvel her kulun Allâh'ın adını anması vâciptir. Biz de bu zikrimizi yapalım ve bismillâhirrahmanirrahim diyerek bu vazifemizi yerine getirelim.

Bir şeye, bir işe başlamadan evvel kim Allâh'ın adını anarsa, yâni besmele ile işine başlarsa, Allâh o kişinin her işini kendisine  kolaylaştırır.
Allâh adıyla başlanan bir iş asla kuru ve verimsiz olmaz.

Kendini , her fırsatta Allâh'ın adını daima anabilmeğe alıştır. Çünkü Allâh'ın adıyla ancak her iş tamam olabilir. “Besmelesiz başlanılan bir iş görünüşte tamam olsa bile, ecir ve sevabı açısından meydana gelen bir eksikliğinin olduğunu unutmamalıyız. Kalp atışlarımızı kulağımızla dinlersek, biz istemesek de kalbimizin Allâh – Allâh dediğini duymaktayız.”
İnsan bir defa aşk ile "Allâh" dese bütün günahları sonbahar yapraklarının ağaçlardan döküldüğü gibi dökülür.

Allâh'ın temiz, pak ismini anan, zikr eyleyen kendisi de pak olur. Saflaşır, temizlenir. Allâh  O kişiyi isteklerine eriştirir.

İçtenlikle ve coşku ile gelin şimdi Allâh diyelim.  Gafil zamanlarımız için, üzülerek, ağlayarak üzüntümüzü ve pişmanlığımızı belirtelim.

Belki bu yakarmamız karşılığında, O çok acıyan, bağışlayan, ikramlar eden ilâhımız, mülkünün tek padişahı yaradanımız bize rahmeti ile tecelli eder.

Allâh birdir.  O'nun birliği konusunda hiç bir şüphe yoktur. Buna rağmen yanlış söyleyen birçok kişilerin olduğunu da görmekteyiz.
Yıldızlar, güneşler, dünyalar hiçbiri yok iken Allâh vardı. Allâh cc Hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İstediğini yapar. O her şeye gücü yetendir.

Allâh cc nin ezelî ve ebedî varlığı vardır. O var iken, ne zâhir, ne bâtın, ne evvel, ne âhir, ne insanlar, ne melekler, ne yeryüzü, ne günler, ne aylar, nede dokuz felekler vardı.

Bunları Allâh cc yaratarak var etti. Yarattıklarına "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorunca, yarattıklarının hepsi "evet sen bizim Rabbimizsin, birsin, eşin benzerin yoktur." dediler.

Sonsuz büyüklükteki güç ve kudretini âlemleri yaratarak gösteren O Celil Allah, bütün bunları birliğinin  delili olarak bizlere de göstermektedir.

Allâh cc yaratmayı istediğinde sadece "Ol" diye emretti. Ve bu emirle tüm kâinat yaratıldı.  Meydana geliverdi.  Eğer kâinatı yok etmek isterse O'nun bir tek "olma" emri ile anında bütün varlık âlemi yok olur.  Yıldızlar, galaksiler, güneşler, dünyalar ve bütün mevcudat, hepsi bir
iğnenin ucu kadar küçülüp yok olur. Ne külü nede bir başka izi kalır. Açığa çıkacak olan şey, ilk yarattığı nur ve müthiş bir enerjidir.

Konuyu anlatabilmek için çok uzun sözlere artık pek ihtiyaçta yok. Allâh birdir, O'ndan başka Tanrı yoktur.

Kıyamete kadar bu konu anlatılsa ve zikre devam edilse, kıyamet olsa bitse yine de bu konunun anlatılması bitmez.

Allah cc ilk olarak,  Resulü ve habîbi Muhammed'in nurunu yarattığını ve O nurdan da güç ve kudreti ile âlemleri yarattığını bildiriyor. (Atomların yapılarını ve kuantum fiziğini incelersek bunu açıkça görüyoruz.) Allah cc "ya habibim, seni yaratmasaydım, âlemleri
yaratmazdım" demektedir. Varlık âleminin yaratılmasına sebep olan sevgili peygamberimizin, sadakatla ve aşkla rızasını isteyelim.

Ey değerli kardeşlerimiz, size ömrünüz boyunca tutmanızı istediğimiz değerli bir öğüdü sunuyoruz.

Bu vasiyetimizi tutanların, canlarından, vücutlarından Resulü Ekremin misk gibi kokusu duyula.

Allah cc, bu vasiyeti tutanlara rahmeti ile muamele ede. Onların da, beni bir dua ile anacaklarını umuyorum.

Bazı arkadaşlar diyorlar ki; bu duada bulunanlar, elbette senin (Yâni Süleyman Çelebi hz nin) ruhuna fâtihalar göndereceklerdir.
    NUR'UN  İNTİKALİ  BÖLÜMÜ
Hak teâlâ yarattığı âlemleri, Âdem AS ve soyu ile, yâni insanoğlu ile ziynetlendirdi. Süsledi, değerli etti.

Âdem'e Allâh'ın emriyle melekler secde ettiler. Âdem'e Allâh cc pek büyük, pek cömert olarak birçok lütuflarda bulundu, ikramlarda bulundu.

Âdem AS mın alnına bir pırıltı, bir nûr yâni ışık yerleştirdi ve  bu pırıltı son olarak göndereceğim, habîbim'in, severek yarattığım, Muhammed Mustafa'nın pırıltısıdır dedi.

O nûr, Âdem AS'mın alnında nice günler devamlı olarak kaldı.

Sonra bu nûr Âdem AS dan çıkarak Havva annemizin alnında parıldamağa başladı. Ve Havvâ annemizin alnında nice yıllar ve aylar parıldadı.

Şît AS doğduğunda bu nûr, Havvâ annemizin alnından çıkıp, Şît AS mın alnında parıldamağa başladı.

Bu nübüvvet nuru böylece alından alına naklolarak İbrahim AS'ma ve İsmâil AS'ma ulaştı. Hepsini sayarsak sözümüz çok uzayacak.

Bu şekilde, silsileden silsileye fasılasız olarak intikal ede ede, peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya ulaştı, intikal etti. Bu nurun son durağı, ezelde sahibi olan kişide kaldı ve başkasına intikal etmedi.

Çünkü; âlemlere rahmet olarak yaradılan ve gönderilen, nûr'un esas sahibi gelmişti. Nûr da hemen O'nda karar kıldı.

Kim cehennem ateşinden kurtulmak istiyorsa, İnsanlara örnek olarak seçilip yaradılıp gönderilmiş olan o üstün şahsiyet için salât etsin.
(Salâtü selâmlarımız, bizi, habîb-i Kibriyâ'nın tanıdığı, bildiği yâni yakını eder.  Onun için çokça salâvat getirmemizi Allâh dostları bizlere öğütlemektedir. Peygamberimizin sevgisini kazanabilmenin ne büyük değeri olduğunu anlamamız, idrak etmemiz çok önemlidir.)
               VİLÂDET BÖLÜMÜ
  (PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU)
(Şefîul'usâti fî yevmil'arasât, Hazret-i Ahmed-ü Mahmûd-ü Muhammed Mustafâ râ salâvât)

   Saf, pâk ve sedef gibi temiz bir kadın olan, Âmine hatundan, inci tanesi gibi çok değerli bir bebek  "Muhammed"   doğdu.

Âmine hatun Abdullâh'dan hamile kaldıktan sonra, haftalar ve günler tamamlanarak doğum vakti geldi.

Doğum yaklaştıkça birçok belirtiler, alâmetler görülmeğe başladı.

Rebîûl evvel ayının ortalarına doğru, onikinci pazartesi gecesiydi.

İnsanların en hayırlısı o gece doğarken, Annesi  neler, ne fevkalâde şeyler gördü.

O sevgili bebeğin annesi, "bir ışık gördüm ki güneş onun etrafında dönüyordu" dedi.

O ışık, şimşek gibi çakarak evimden yükselip dışarıya çıktı. Göklere kadar her yer ışıkla, nûr ile doldu.

Gökler açıldı ve karanlıklar yok oldu. Elinde bayrakları olan üç melek gördüm.

Meleklerden biri doğuda, diğeri batıda, diğeri de Kâ'benin damında dikiliyordu.

Meleklerin hallerinden, gelişlerinden anladım ki, o halkın en üstününün dünyaya gelmesi yakınlaştı.

Gökten bölük bölük, sıra sıra melekler indiler. Kâ'be'yi tavaf eder gibi evimi tavaf ettiler.  Etrafında döndüler.

Kâ'be ansızın dile gelerek, bu gece cihanın güneşi doğdu diye seslendi.

Bundan sonra hûrîler kısım kısım geldiler. Hûrîler'in yüzlerinin nûrundan evim, odam aydınlandı.

Melek sündüs adlı bir döşeği havaya serdi. Döşedi.

Apaçık bir şekilde gördüğüm bu işler karşısında hayretler içinde kalmıştım.

Odamın duvarının ansızın yarıldığını ve içeriye üç hûrinin geldiğini gördüm.

Bazıları derler ki o üç dilberden biri, ay gibi parlak yüzlü Âsiye’ydi. (Firavunun karısı Hz. Âsiye)

Birisinin Meryem hâtûn olduğu apaçık belliydi.  Diğeri de hûrilerden, güzel bir hûri idi.

O ay yüzlü üç misafirim lütfedip geldiler ve bana hemen selâm verdiler.

Etrafıma gelip oturdular ve Mustafa'yı birbirlerine müjdelediler.

Dediler ki, cihan yaratılalı beri bu çocuk gibi hiçbir çocuk dünyaya gelmiş değildir.

Bu senin oğlun gibi güzel, değerli ve itibarlı bir çocuğu. O büyük, Ulu Allah'ım hiçbir anneye vermemiştir.

Ey sevgili hanım, sen çok büyük, ulu bir devlet buldun. Senden "dünyaya iyi ahlâk ve güzellikleri getirecek"  evlât doğmaktadır.

Bu doğan çocuk, Allah'ın izni ile gizli olan şeyleri açarak gösteren, Allah'ın  sırlarını öğretebilenlerin sultanıdır. Bu çocuk ilim sahiplerini tevhid akidesine götürenlerin esas kaynağıdır. İrfan cevheri ile tevhidi öğretecektir.

Dünyalar, güneşler, yıldızlar ve galaksiler bu gelen aşkına dönmektedirler. İnsanlar ve melekler onun yüzünü görmek
arzusundadırlar.

Bu gece o kadar şerefli bir gecedir ki, onun nuruyla âlemler daha nâzik olurlar.

Bu gece Allah cc her şeye rahmet nazarıyla bakar, dünyayı cennet gibi yapar.

Bu gece gönül erbapları sevinirler. Bu geceyi gönül sahipleri ihya ederler. Boş geçirmezler.

Mustafa âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.  Hem de günahkâr müslümanların da şefaatçisidir.

Doğan çocuğun özelliklerini bu şekilde sıralayarak anlattılar. O mübarek nûru böylece rağbetlendirdiler, değerlendirdiler.

Âmine insanların en hayırlısı'nın doğum vaktinin geldiğini anladığını söylüyor ve,

Doğum sırasında, ateşinin yükselmesinden dolayı çok susadığını, ve kendisine bir bardak dolusu şerbet sunulduğunu söylüyor.

Şerbeti önüme getiren cennet kızları, "bunu sana Allah verdi" dediler.

Bu şerbet kardan beyaz, soğuk ve çok lezzetli idi. Şekerden de lezzetliydi. (Biliyorsunuz Mekke şehri her zaman çok sıcak bir iklime sahiptir. Buz dolabının icadından evvel bir bardak soğuk içeceğin değerini düşünebiliyor muyuz?)

Şerbeti içince vücudum ışık gibi oldu. Öyle ki kendimi ışıktan ayırd edemiyordum.

Bir beyaz kuş kanatlarını yavaş yavaş çırparak uçup yanıma geldi. Hemen, gelir gelmez sırtımı kuvvetle sığadı.

O anda doğum gerçekleşti. Dînin sultanı doğdu.  Yer ve gökler nûrla, ışıkla doldu, aydınlandı.
Sallû Aleyhi ve Sellimû teslîmâ
    Hattâ tenâlû cenneten ve naîmâ

Essalatü vesselamü aleyke Ya Resulallah
Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah
Essalatü vesselamü aleyke
Ya Seyyidel-evveline velâhirin.

            MERHABA BÖLÜMÜ
  
Bütün yaradılanlar (ki dünyalar, ağaçlar, dağlar, sular, hayvanlar, yıldızlar ve insanlar, cinler vs.) hepsi neşelendiler. Sevindiler. Üzüntülerinden kurtuldular ve âlemler yeniden canlandılar.

Kâinatın, Cihan'ın bütün zerreleri dile gelerek hoşgeldin diye seslendiler.

Hoşgeldin ey büyük sultan hoşgeldin, Hoşgeldin ey ilim ve irfanın kaynağı hoşgeldin.
 
Hoşgeldin, ey gizli ilimleri bilen, hakkı batıldan ayırabilen hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey dertlerin ilâcı, hoşgeldin.

Hoşgeldin, ey güzel bahçelerin bülbülü. Hoşgeldin, ey Azamet, izzet ve heybet sahibi Cenâb-ı Hak'ı bilen, tanıyan kişi.

Hidayet ve doğruluk yolunun ay'ı, güneşi hoşgeldin. Ey daima Hakk'a bağlı olan, Hakk'dan asla ayrılmayan, hoşgeldin.

Hoşgeldin ey âsi ümmetin sığınağı. Hoşgeldin ey çaresizlere şefaat eden kişi.

Hoşgeldin ey daima kalplerde yaşayacak olan, daima güçlü ve kudretli olacak olan hoşgeldin. Hoşgeldin âşıkların susuzluğunu gideren, hoşgeldin.

Hoşgeldin, ey Halil İbrahim AS'mın gözünün nuru. Hoşgeldin, ey Celil Allah'ın has, özel sevgilisi.

Hoşgeldin, ey âlemlere rahmet olan, Hoşgeldin ey günah işleyenlerin de şefaatçisi olan kişi.

Hoşgeldin, ey dünya ve ahiretin Pâdişahı, Mekânlar senin için yaratıldı.

Ey yüz güzelliğinde gündüz gibi nurlu olan, yüzü ışık veren, parlayan ay gibi olan, Ey bütün düşmüşlerin elinden tutan yardım eden

Sen bütün düşmüşlerin, muhtaçların elinden tutansın. Hem kölelerin de azadlıların da sığınağısın.

Gönüllerin dertlerinin dermanı olan sensin, yaratılmışların hepsinin sultanı olan da sensin.

Bütün nebilerin sultanı, en üstünü sensin. Takva ve kemalât sahiplerinin, Peygamber varislerinin ve velîlerin hepsinin gözünün nûrusun.

Sen, peygamberlik, resullük tahtının son sahibisin. Sen, nübüvvet mührünün de son sahibisin.

Senin nûrun âlemi aydınlattı. Gül yüzünün güzelliği de âlemleri gül bahçesine çevirdi.

Sapıklığın, cehaletin karanlığı senin varlığınla yok oldu. Marifet bağları, "noksansızlık pınarını" seninle buldu.

Ey Allâh cc nin sevgilisi bize imdâd eyle, Son nefesimizi senin yüzünü görerek verme mutluluğunu bize bağışla, ver.
Eğer cehennem ateşinden kurtulmak isterseniz; aşk ile, arzu ile resulullâh'a salâvat getiriniz.

Çünki, Rahman ve Rahim olan Allah'ın sevgilisinin yüzünün güzelliğinden yeryüzü naim cenneti gibi oldu.

Melekler bu doğumu birbirlerine müjdelediler. Felekler sevinçten raksetmeğe, dönmeye başladılar

Bu heybetli, müthiş olayları gören güzel yüzlü Âmîne hatunun bir ara aklı başından gitdi, geldi.

Baktı hûrîler gitmişler. Yanında kimseler yok. Oğlunu da görmedi, tevazu ile Allâh'a yalvarmağa başladı.

Oğlunu hûrîlerin alıp götürdüğünü düşündü.  Hayretler içinde daha bir çok fikirler yürüttü.

Etrafına bakınırken, insanların en hayırlısı olan oğlunu bir köşede gördü.

Oğlunu Beytullâh'a karşı secdeye varmış olarak gördü.

Secde vaziyetinde, diliyle şükrediyor, hamdediyor ve parmağı ile işaret ederek lâilâhe illâllâh diyordu.

Dudaklarını kıpırdatarak birşeyler söylüyordu. Ancak o yüksek himmet sahibi çocuğun ne dediğini duyamıyordum.

Ağzına kulağımı yaklaştırınca ne dediğini anladım.

Ey Mevlâm, yüzümü sana tuttum, ümmetimi senden istiyorum

Resulullâh sana ümmetim dedi.  Sende ona salavat getirerek safaya eriş, safa bul İsmini ümmet defterine yazdır.
Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
Ve erseltehû rahmetel lil âlemin
                Mİ'RAC BÖLÜMÜ
         
(Sâhibül hulleti vettâc, verâkibül bürâkı fî leyletil mi'rac, Hazret-i Ahmed-ü Mahmûd-ü Muhammed Mustafâ râ Salevât)

Cebrail A S ile konuşuyorlarken, mânevi bir binek olan Refref önüne gelerek selâm verdi.

Cihanın sultanını üzerine alır almaz çok kısa bir anda, sidre'ye götürdü.

O anda görünen şeyler tamamen kayboldu. Öyle ki ne yeryüzü ne sema, ne de herhangi bir mekân vardı.

Orası öyle bir yerdi ki ne boş ne de dolu denebilirdi. O hâli insanın aklı idrak edemez.

Yetmiş bin perde açılarak yoluna devam etti. Nûr-ı tevhîd yüzünden perdeyi açdı.

Her perdeye gelindiğinde, Ya Muhammed beri gel diye emr olundu.

Bütün bunları görerek ilerledi ve O ulu Allâh'ın huzuruna vardı.

Altı yönden de münezzeh olan Zülcelâl Hz leri, keyfiyeti – niceliği izah edilemez şekilde Resulüne Yüzünü gösterdi.

Zâten, gözü gördüğünden şaşmayan Resul, bütün bakışlarını Hakk'a  yöneltmişti

Aşikâre, yâni engelsiz bir şekilde Rabbülİzzeti gördü.  Ahirette, görmeyi hak eden  ümmeti de öylece görecektir.

Harfsiz, sözsüz, kelimesiz bir şekilde Rabbilâlemîn, şüphesiz Mustafa'ya şöyle dedi.

Dedi ki: Senin ulaşmak istediğin gayen, arzun benim.  Can ile sevdiğin, ibadet ettiğin Allah'ın benim.

Gece gündüz durmadan, yüzünü görmek istediğin Rabbin benim.

Gel sevgili kulum, senden razıyım.  Bütün yarattıklarımı da sana bağladım, senin emrine verdim. (Yarattıklarımın tümünü Gökleri yerleri, yıldızları, güneşleri, canlı cansız her şeyi, seni yarattığım için yarattım. Seni hülâsa-i kâinat olarak yarattım.)

Benden ne istiyorsan vereyim.  Bir derdin varsa bin türlü çaresini vereyim.

Mustafa, ey çok merhametli, ikramlı, kullarına sonsuz değerli ikramları olan yaradanım;

Benim ümmetim içinde çok zayıf olanlar, sana karşı vazifelerini tam olarak yapamayanlar var.  Onların hâli ne olacak. Onlar sana nasıl ulaşacaklar.

Gece gündüz bütün işlerinde isyan ediyorlar da farkında değiller. Onların son yerlerinin cehennem olmasından korkuyorum.

Ya İlâhi senden isteğim, ümmetimin makbul olmasını lütfetmendir. Onları bağışlamandır. Cehennemden kurtulmalarını senden diliyorum.

Hak Teâlâ'dan, "Ya Muhammet bu konuyu ben sana ikramım olarak, bahşişim olarak verdim."  sözü yetişti.

Ümmetini sana verdim ey habibim. Cennetimi de onlara nasip olarak verdim. Senin râzı olduğun ümmetini cennetime alacağım.

Ey habibim, Dünyanın bütünü, sana ikramlarımın karşısında bir avuç toprak değerindedir.

Ben seni sevince ey değerli kulum, dünya'da, ahiret'de senin için nazik olmaz mı? O iki âlem de senin olmaz mı?

Zâtımın bir aynada yansıması olarak senin zatını yarattım. Senin adın ile adımı Arş-ı âlâya birlikte yazdım. "Lâ ilâhe illâllah, Muhammeden Resulullâh" diye yazdım.

Hem dedi ki: Yâ Muhammed, biliyorum ki sen beni görmeğe doymazsın. Yanımda çok kalmak istersin amma;

Sen şimdi Dünyaya geri dön. Kullarımı islâma davet et. Öylesine çalış, davet et ki o kullarım da, senin gibi gelip benim yüzümü görebilsinler.

Sen ki yanıma geldiğinde ümmetinin de miracını istedin.  Ben de ümmetine mirac olarak namazı verdim.

Namazlarını kılanlara bütün gök ehlinin sevabı kadar sevap vereceğim.

Çünkü, namazda her türlü ibadet vardır. Allâh'a yakınlaşarak vasıl olmak, ulaşmak bundadır.

Sadakatla ve ihlâsla beş vakit namazını kılana, Hakk tealâ elli vakit namaz kılmış gibi sevap verir.

Netice olarak, çok kısa bir zamanda, anda, doksan bin söz söylendi ve konuşma  ve ziyaret, yâni mi'rac sona erdi.(Eskiden birkaç saniyede doksan bin kelimelik bir konuşmayı ve mi'racı anlamak zordu. Dikkat ediyormusunuz insan yapısı bir bilgisayara binlerce mega bytlik bilgi kaç saniyede yüklenebiliyor? Bilebilenler bu konuyu genişçe düşünebilirlir.)

Cihanın iftihar ettiği, fahr-i kâinat efendimiz, birkaç kere göz kırpılıp açılabilecek kadar bir zaman sonra, Ümmühânî'nin evinde yatağına döndü.

Olan bitenlerin tümünü eshâbına olduğu gibi, baştan başa anlattı.

Sahabeleri, ey islâm dinin kıblesi olan Resul, Sana bu seçkin, çok değerli mîrâc kutlu olsun dediler.

Biz hepimiz sana tabiyiz, başımız, başkanımız sensin. Sen bizim gönlümüzün içinde parıldayan ve küfrü yok eden, bizi aydınlatan bir dolunaysın.

Resulullâh'ın ümmeti olmamız, bu Dünyada kazanabileceğimiz en önemli, en büyük kazancımızdır. İslâmı yaşamamızın şerefi, üstünlüğü bize yeter. (İslâmın gereklerini yerine getirebilmek; dinde, ilimde, fende, sanayide maddi ve mânevi  her dalda ümmetler arasında en üstünlerden olma gaye ve gayretlerini içerir.)
Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
Ve erseltehû rahmetel lil âlemin
             MÜNÂCAT BÖLÜMÜ
    (Allâha yalvarma, Dua bölümü)

Yâ ilâhî; O Muhammed kulunun hakkı için, şefaat yetkisini sadece ona verdiğin  Ahmed kulunun hakkı için,

Yaradılmış varlık âleminin dışında olan o yüksek arş'ın hakkı için, O çok yüksek ve şerefli yolculuğun hakkı için,

Mirac gecesinde konuşulan sözlerin hakkı için, O gece Hakk'ı, Rabb'ini gören göz hakkı için,

Kur'anın içerdiği sırların, o büyük nûrun hakkı için, Mübarek Kâbe'nin, Merve tepesinin, Zemzem suyunun hakkı için,

Hakk âşıklarının gözlerinden akan yaşların hakkı için, Sadık kullarının gönlünün, bağrının, başının hakkı için,

Allah ve resulullâh sevdası ateşinden ciğerleri kavrulanların hakkı için, Eksikleri yüzünden üzülerek gözlerinden kanlı yaşlar akıtanların hakkı için,

Sadakatle senin yolunda duran kullarının hakkı için, Hazretine kullarını ulaştıracak olan yolun hakkı için,

Verdiğin ömür zamanı dolup, ölüm zamanımız geldiğinde,

Ey Allâh'ım, îmânımızı sen muhafaza eyle ki canımızı îmân ile verebililim.

Biz, günahkâr, asi, mücrim, suçlu kullarınız, Bağışlayarak günahlarımızdan bizleri arındır.

Kabrimizi îmân nûru ile doldur. Bizlere iyi davranan cennet oğlanları ve cennet kızları ile bizleri beraber eyle,

Hem bizim hesabımızı kolay eyle, Cennete  lütfun ile girelim.

Ey çok esirgeyen ve çok ikram sahibi Rabb'im, bizleri firdevs cennetleri içinde Resulün Mustafa'ya yakın bir yerde cennetine koy.

Bize yüzünü görebilme mutluluğunu lûtfet ve bu ikramınla, bu nîmetinle kullarını coşkuyla sevindir.

O sevgilinin, habibinin yüzü suyu hürmetine isyanlarımızı affederek bize rahmetinle muamele et.

Sevdiğin, beğendiğin kullarınla bizleri beraber eyle, eksiklerini bilip düzeltmeğe çalışan iyi kullarının sohbetlerinde, konuşmalarında bulunmayı bizlere nasip et.

Bîçâre kulun, Süleymân Çelebiye de rahmet et. Yol arkadaşını îmân ve makamını da cennet et.
Ey Allah'ım bizi sapkınlardan, dâlâlete düşenlerden eyleme. Doğru yoldan ayrılmaktan, sapıtmaktan koru. Bu duaya hepimiz âmîn diyelim.

İki cihan saadeti için ümmetine yol gösteren ve yardım eden o Resul, ümmetinin cümlesinden razı olsun.  Allah'ın rahmeti hepimizin, bütün ümmetin üstüne olsun. Âmîn.
                     Erdinç BABACAN

6 Ocak 2018 Cumartesi

Heykel yapmak İslamda yasaktır Heykel insanı putlaştırmaktır





Beni seven, Heykelimi dikmesin. Halka hizmet etsin… Recep Tayyip Erdoğan

“Bir fikre bağlı olmak yerine fâni şahıslara bağlananlar o fâni şahıs dünyadan çekip gidince düştükleri hiçlik ve boşluğu heykel dikmekle gidermeye çalışırlar ve onun tunç, mermer veya alçıdan, cansız gözlerinden yardım ve teselli ararlar.” Necip Fazıl | İdeolocya Örgüsü

HEYKEL Taş, tunç, mermer ve pişmiş toprak gibi dayanıklı maddelerden yapılmış insan ya da hayvan görüntüsü, simgesi. Heykel, İslâm terminolojisinde "suret" kavramı içerisinde değerlendirilmiş resim anlamındaki suretten bunu ayırmak için "gölgeli suret" deyimi kullanılmıştır. Heykel, şekil olarak müşriklerin tapındığı putlarla aynı olmakla birlikte kendisine tapınılan anlamda put olmadığı için suret kavramı içerisinde ele alınmış ve onunla birlikte hükme bağlanmıştır.

Kur'an, heykelden put anlamı dışında bir yerde söz etmekte, hakkında herhangi bir hüküm vermemektedir. Sebe' sûresinde cinlerin bir kısmının Hz. Süleyman'ın emrinde çalıştığı bildirildikten sonra "Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar yaparlardı"(Sebe 34/13) buyurulmaktadır. Bu âyet bilginlere göre Hz. Süleyman devrinde heykel yapmanın mübah olduğunu ifade etmektedir. Ama yine bilginler Hz. Süleyman devrine ait olan Rasulullah (s.a.s.) den gelen haberlerle ortadan kaldırıldığını, İslam dini tarafından neshedildiğini söylemektedirler.

Kur'an, Hz. ibrahim (a.s.)'ın putları, heykelleri kırdığını anlatmaktadır. Rasul (s.a.s.)'da Mekke'nin fethinde Kâbenin içinde, çevresinde ve Safa ile Merve tepeleri üzerinde bulunan putları (heykelleri) kırıp temizletmiştir.

Rasulullah (s.a.s.)'dan gelen hadisler heykel (suret) yapmayı yasaklamaktadır. Bu konuda gelen haberler tevâtür derecesine ulaşacak kadar çoktur. (Resim için bk. Resim mad.)

Hz. Âişe (R. anha) dan Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Kıyamet günü en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, yaratma hususunda kendisine Allah'ın yerine koyup, kendini ona benzetenlerdir" (Buhari, libas, 39; Nesai, Zinet, 112-114).

İbn Abbas (r.anhum)'a Iraklı bir adam gelip; Şu suretleri yapıyorum, bu konuda ne dersiniz diye sorunca, o, şu cevabı vermiştir: Yaklaş, yaklaş, Muhammed'i (s.a.s.)' şöyle derken işittim: "Kim dünyada bir sûret yaşarsa, Kıyamet günü buna can vermekle yükümlü tutulur. Halbuki ona can verecek değildir." İbn Abbas ve Ebû Hureyre'nin naklettiği başka bir rivayet şöyledir: "Kim suret yaparsa, ona can verilinceye kadar azap olunur. Halbuki bu surete can verebilecek değildir" (Nesai, Zinet,113). İbn Ömer'den, Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Suret yapan kimselere kıyamet gününde azap olunur ve kendilerine; yarattığınız şeylere can veriniz, bakalım denilir" (Nesai, Zinet, 113).

İmam es-Sindi, Nesâi Hâşiyesinde yukarıdaki İbn Abbas ve İbn Ömer hadislerini şöyle açıklar: İbn Abbasa hükmü sorulan "suret" ten maksat "canlılara ait sûretler" dir." Sureti diriltinceye kadar azap olunmaktan maksat, azabın sona ereceği zamanı belirtmektir. Hadiste; sureti hiçbir zaman diriltemeyeceklerinin belirtilmesi azabın devamlı olarak uygulanacağını ifade eder. Ancak es-Sindi, yukarıda sözü edilen azabın, suret yapma sebebiyle dinden çıkan kimse ile ilgili olduğunu belirtir. Ve bunun da üç şekilde ortaya çıkabileceğini ifade eder. a) Helal kabul ederek suret yapmak, b) Tapınmak amacıyla yapmak, c) Zaten mü'min olmayan kimsenin suret yapması? Bu üç sınıfın dışında kalanlar, sureti helal saymadan ve tapınma kastı da taşımaksızın yapmışsa bu fiili sebebiyle "asi" olur. Hak ettiği azabı Allah affetmezse azap görür, sonra azaptan kurtulur. Yahut da bu azaptan maksat; işin çirkinliğini şiddetle ortaya koyup, yasaklayarak suret yapımını engellemektedir. Bu son değerlendirmeye göre, hadisin açık anlamının kastedilmediği düşünülebilir (es-Sindi, ö 136/1724 Haşiye Süneni'n-Nesâi, İstanbul 1931, VIII, 215).

Heykelin yasaklanma nedeni: Yukarıda zikredilen hadisler incelendiğinde heykelin yasaklanma nedenini de ifade ettikleri görülür. İslam bilginlerinin ortaklaşa belirttiklerine göre heykelin yasaklanma nedeni, onları yapanların Allah'ın yarattıklarına benzetmeye çalışmaları kendilerini yaratıcı yerine koymuş olmalarıdır. Yasağın hikmeti ise, insanları putperestlikten uzaklaştırmak, saf tevhid inancını şirk ve putperestlikten korumaktır. Çünkü bütün kavimlere putperestlik heykel yoluyla girmiştir.

Âyette Nuh Peygamberin kavmi ile ilgili olarak şöyle buyrulur: "Sakın ilahlarınızı bırakmayın "ved ", "suvâ", "Yeğâus", "Nesr" gibi putlarınızdan vazgeçmeyin, dediler. Böylece bir çok insanı sapıttılar. Sen bu zalimlerin sadece sapıklıklarını arttır" (Nuh, 71 /23-24). Bunlar Nûh kavminin Allah'tan başka kendilerine taptıkları putlarının adlarıdır. Abdullah bin Abbas ve Muhammed bin Kays'tan şöyle dediği nakledilmiştir: Ayette adı geçen put isimleri Nuh kavminin bazı salih kimselerinin adlarıydı. Bu kimseler öldükten sonra, şeytan onların birer heykelinin dikilmesini öğütleyerek: "siz onların yaptıklarını bu heykeller aracılığıyla hatırlar ve yaparsınız." der. Şeytanın bu yanıltmasına kanan insanlar o salih kimselerin heykellerini yaparak dikerler. Önceleri güzel amelleri hatırlamada birer araç olan heykeller, bir kaç nesil geçtikten sonra nitelik değiştirir ve kendilerine tapınılan birer put halini alırlar. İşte İslam'dan önceki arap toplumunda bu putları yeni ilavelerle devir almış ve onlara tapınırken İslam güneşi doğmuştur (İbn Kesir, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, 7. baskı, Beyrut 1402/1981, III, 554).

Sonuç olarak, İslam'ın heykel yasağının kökeninde tevhid inancını korumak, yaratmada yüce yaratıcıya benzemeyi engellemek, mahrem yerleri tasvire karşı tedbir almak ve zararı faydasından çok olan bir alanda israfı önlemek gibi sebebler yatar. Diğer yandan İslam'da ne Hz. Peygamberin ve ne de din büyüklerinin heykellerle tasvir edilmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar mû'minlerin gönüllerinde taht kurmuş, mesaj ve doktrinleri İslam toplumunda baş tacı edilmiştir. Hatta İslam Peygamberi sözle aşırı övmeyi bile yasaklamıştır. O şöyle buyurur: "Hristiyanların Meryem oğlu İsa'yı övdükleri gibi beni övmeyiniz. Yalnız, Allah'ın kulu ve elçisidir. Deyiniz" (Buhari, Enbiya, 48; A.B. Hanbel, Müsned, I, 23, 24, 47, 55). Şamil İA

http://www.gulum.net/islamiyet/cevaplar.php?id=866

"Hazreti Aişe bir gün resimli bir yastık satın aldı. Peygamber (sav) dışardan yastığı görünce içeri girmedi. Kapının önünde ayakta kaldı. Hazreti Aişe (ra) da onun yüzündeki memnuniyetsizliği anladı ve şöyle dedi: - Yâ Resûlullah! Allah ve O'nun Resulüne tövbe ediyorum, günahım nedir? Peygamber (sav) ona cevaben buyurdu ki: - Yastıktır!.. Hazreti Aişe: - Üzerine oturup yaslanasın diye senin için satın aldım.

Peygamber (sav) buyurdu ki: - Resim yapanlara azab verilecek, yaptığınızı canlandırınız denilecektir. İçinde resim bulunan eve melekler girmez."(Müslim, IV/90)

Nevevî, Müslim'in şerhinde resimle ilgili görüşünü özetle şöyle ifade ediyor: "Bizim mezheb ulemasıyla diğer mezheb uleması diyorlar ki: Canlı varlıkların resmini yapmak şiddetle yasaklanmıştır. Resim yapmanın üzerine büyük vebal terettüp eder. Hakkında büyük tehdidler varid olmuştur. Zira resim yapmak, Allah'ın yaratıcılık işini taklid etmek anlamını ifade eder."

"Resim, ister elbise, halı, para, kab ve duvar gibi şeyler üzerinde, ister başka bir şey üzerinde yapılsın haramdır. Yalnız ağaç, deve semeri ve cansız mahlûkların resmini yapmak haram değildir. Gölgeli -heykel- ile gölgesiz suretler arasında fark yoktur. Canlılara ait olduktan sonra haramdır."

Namaz kılınan odada fotoğraf bulundurmak?

Resimler kıble cihetinde ise mekruhluk şiddetlenir, yanda ise azalır, arkada ise daha da azalmış sayılır. Böyle resimler ya indirilmeli, yahut da üzeri örtülerek namaza durulmalıdır. Boy resimlerini kapalı bir yerde tutmak, ancak gerektiğinde görülecek halde muhafaza etmekte beis yoktur. Kâğıt paralarla nüfus cüzdanlarındaki vesikalık resimler de câizdir. Bunlar canlandığı farzedildiğinde yaşamayacak derecede küçük ve yarım olan resimlerdir. Ayrıca bazı müseccel şahısları tanımak için çekilen zaruri boy resimleri için de ruhsat vardır. Bunlar ihtiyaç resimleridir.

https://sorularlaislamiyet.com/heykel-ve-resim-bulundurmak-caiz-mi-heykel-ve-resim-bulunan-evde-namaz-caiz-olur-mu

(Ya Ali, putları, resimleri imha et.) [Müslim]

(Resim, cünüp ve köpek olan odaya rahmet melekleri girmez.)[Ebu Davud, Nesai, İbni Hibban]

(Köpek ve heykel bulunan odaya rahmet melekleri girmez.)[Müslim]

(Cebrail aleyhisselam “Biz, köpek ve resim olan odaya girmeyiz” dedi.) [Buhari, Taberani]