24 Nisan 2016 Pazar

ABD'li Tarihçi: Ermeni Soykırımı Yoktur!




Amerikalı Tarih Prof Justin McCarthy Ermeni soykırımı yoktur

https://www.youtube.com/watch?v=9AeNZQIpMlM&feature=youtu.be

1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları- ABD'li tarihçi Prof. McCarthy: - "Elimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor"

Louisville Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy, 1915 olaylarına dair Ermeni iddialarına ilişkin, "Eimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor" dedi.

McCarthy, Toronto Üniversitesi'nde,Kanada Türk Dernekleri Federasyonu tarafından düzenlenen, "Doğu Anadolu'daki İnsanlık Trajedisinin 100. Yılı" konulu konferansta, 1915 yılında meydana gelen olaylarla ilgili bilgi verdi. 1915 Türkiye'sini anlamak için büyük fotoğrafa bakmak gerektiğini ifade eden Justin McCarthy, Rusya'nın o dönemdeki etkisinin gelişmeleri yönlendirdiğini söyledi. Söz konusu gelişmelerin din kaynaklı olduğunu anlatan McCarthy, "Müslüman çoğunluğun ortasında kalan Ermeniler, Rusya'nın teşvikiyle devlet olmak istediler" diye konuştu.-"İnsanlar devlete başkaldırdı"Bir devletin, vatandaşlarının yönetime başkaldırmasına karşı önlem almasının soykırım sayılamayacağını belirten McCarthy, "Ermeniler yaşadıkları devlete başkaldırdılar. Bunun adı nedir? Buna vatan hainliği derler" ifadesini kullandı.McCrthy, Taşnak Ermenilerinin, Van'ı işgal ettiklerinde şehirde katliam gerçekleştirdiklerini, Ruslara, geldiklerinde yapacak iş bırakmadıklarını ifade etti.-"Ermeniler İngilizlerle anlaştı"Rusların teşviki ile devlet olma hayaline kapılan Ermenilerin, İngilizlere birçok teklifte bulunduğuna değinen Justin McCarthy, şunları söyledi: "O dönem Osmanlı devletinin en kuvvetli ve düzenli orduları doğu bölgesinde idi. Ermeniler, Bağdat demiryolunu tahrip etmeyi, bu yolla Osmanlı devletine darbe vurmayı teklif ettiler. Bağdat demiryolunun çalışamaz hale gelmesi, Osmanlı devletinin yarısının gitmesi, savaşın da kazanılmasının da garanti edilmesi anlamına geliyordu. Ermeniler, İngilizlere güney ve doğuda karışıklık çıkararak yardımcı olmayı teklif ettiler."-"Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu"Böylesi durumlarda devletlerin yapması gerekenin, insanlarını korumak olduğunu belirten McCarthy, "Osmanlı da öyle yaptı. Ermenileri, olay çıkarttıkları bölgelerden başka yerlere taşıdı. Hatta Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu. Ermenilerin nefret ettiği Cemal Paşa, açlıktan ölmek üzere olan Ermenilere yiyecek dağıttı" değerlendirmesinde bulundu.McCarthy, Ermenilerin doğuda Osmanlı askerlerini, devlet görevlilerin, valileri bile öldürdüğünü, astığını ve işkence ettiğini, bu olaylardan sorumlu bir tane bile Ermeni bulunamadığını aktararak, "Şimdi kim soykırım suçlusu? Herhalde Osmanlı değil" diye konuştu.Tüm bu olaylar olurken, Osmanlı devleti yöneticilerinin, istese Ermenileri kolayca öldürebilecekken bunu yapmadığına dikkati çeken Justin McCarthy, "sadece bu kişilerin yerlerini değiştirdiler" dedi."Birileri 100 yıldır Osmanlı'nın Ermenileri katlettiğine dair belge arıyor" diyen Jsutin McCarthy, şunları kaydetti: "Eimizde binlerce ama binlerce belge var. Bu belgeler Türklerin değil, Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor. Osmanlı arşivleri açık ama Ermenilerinki değil. Tarih, insanların birbirini öldürmesine savaş der. 1915'te orada olanlar da soykırım değil, savaştı."Eski ABD Başkanlarından Ronald Reagan'a danışmanlık da yapmış olan uluslararası hukuk ve ABD anayasa hukuku uzmanı Bruce Fein de, bir olaya soykırım denilebilmesinin kriterleri olduğunu belirterek, "1915 Türkiyesi'nde olanlara soykırım denilemez" ifadesini kullandı.Öte yandan konferans salonuna gelen bir grup Ermeni, organizasyonu protesto etti. Eylemciler, daha sonra üniversitenin güvenlik görevlilerinin müdahalesiyle salonu terk etti.

http://www.turkyurduhaber.org/haber/3715/abdli-tarihci-ermeni-soykirimi-yoktur.html

Ermeni soykırımı yoktur, Türk Milleti'ne yapılan katliam vardır

Türkler ve Ermeniler bin yıl aynı coğrafyada huzur ve barış içinde birlikte yaşamışlardır.Ermenilerin Osmanlı tebaası içinde her zaman özel bir önemi ve yeri bulunmuştur.Osmanlılar 'Millet-i Sâdıka' diye adlandırdıkları Ermenileri her zaman el üstünde tutmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyılın sonunda Ermeni azınlıktan 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa ve 11 profesör bulunmaktaydı.

Ne yazık ki, 'hasta adam' dedikleri Osmanlı'yı yıkmak için başta İngiltere olmak üzere,Fransa, Rusya ve son dönemde ABD, kurdukları Taşnak ve Hınçak terör çeteleriyleErmeniler bu kadirşinaslığa ihanetle karşılık vermişler ve özellikle

1. Cihan Harbi sırasında Rus ordusunun himayesinde Türk Milleti'ni sırtından hançerlemiş,Türkleri ve Kürtleri katliama tâbi tutmuşlardır. Ermenilerin bu katliamı 1915-1920 arasında yoğun bir şekilde devam etmiştir. Ermeniler, özellikle doğu, güneydoğu ve güneyde Türkler üzerinde 'etnik temizlik' hareketine girişerek kendilerine devlet kuracak coğrafya oluşturmaya çalışmışlardır.

***27 Mayıs 1915'te başlatılan 'Ermeni Tehciri' aslâ bir 'Ermeni soykırımı' hareketi değildir.Ermenilerin Rus ordusunun himayesinde bir gecede Van'da 30 bin Müslüman Türk veKürdü katletmesi, bardağı taşıran son damla olmuştur ve bu olayı tâkiben İttihatçılartarafından 'Ermeni Tehcir Kararnamesi' çıkarılmıştır. Ermeni Tehciri, hiçbir şekilde bir soykırım ve katliam hareketi değildir.

Buna bazı aklı evveller gibi 'mukatele' de denilemez. Zira tek taraflı mukatele olmaz.Osmanlı, hiçbir Ermeni tebaasını katletmemiş; bilâkis tehcir edilen kafilelerin güvenliğini sağlamak için bütün hüsnüniyetiyle gerekli tedbirleri almıştır. Güneydoğu'da bazı aşiretlerin tehcir kafilelerine şakavet için saldırıları esnasında bir kısım Ermenivatandaşımız kadar onları koruyan askerlerimiz de ölmüşlerdir.

Başta Osmanlı Arşivi olmak üzere 'Amerikan Millî Arşivleri' (NARA), İngiliz, Rus, Fransız veAlman arşivleri, bu süreçte kaybolan Ermeni sayısının 400 binin altında olduğunu ispat etmektedir.

Buna mukabil, Ermeni Komitacıları en az 1.5 milyon Müslüman Türkü görülmemiş bir vahşetle katletmiştir. Sadece Osmanlı'nın Revan eyaletinde yapılan etnik temizlik ile tek bir Türk bırakılmamıştır.

Bizzat Ermeni kaynakları ve Rus Arşivleri bunu teyid etmektedir.

***Başbakan Erdoğan'ın önceki gün yayınladığı 'Ermeni tâziyesi', insanî ve siyasî bakımdan doğru bir jesttir. Lâkin bu 'tâziye mesajı', aslâ bir soykırım kabulü ve özür şeklinde değerlendirilemez. Yanlış bir zamanlama ile yayınlanan bu mesajı, Türk Milleti'nin kendisine karşı yöneltilen ırkçı iftiraları kabullendiği şeklinde anlamak; tazminat ve toprak talepleri konusunda heveslenmek mümkün değildir. Bu arada Başbakanımızın, sadece olaylar sırasında hayatlarını kaybeden Ermeniler için değil, Türkler ve Kürtler için de tâziyelerini bekliyoruz.

Türk Milleti, diyasporanın ve Ermenistan'ın gerçeklere tamamen aykırı iddialarını ve iftiralarını aslâ kabul etmeyecektir.

Altını çizerek belirtelim ki, Ermeni soykırımı yoktur, Türk Milleti'ne yapılan katliam vardır.

http://www.sabah.com.tr/yazarlar/guzel/2014/04/25/ermeni-soykirimi-yoktur-turk-milletine-yapilan-katliam-vardir

Dr. Alptürk Ünlü

ERMENİ SOYKIRIMI YOKTUR!

Yine varsayalım tutukladı ve ceza verdi. Ceza bitti, yine Türkler bir daha aynı kelimeleri söyledi, bir daha mı tutuklayacak? Bakınız bu yasa, İsviçre için çıkmaz bir sokaktır. Biz Türkler, çıkmaz sokakta bizi yakalamaya, kıstırmaya çalışan bu İsviçre’yi ve Ermeni Soykırımı ile ilgili yasasını etkisiz kılmak için, hep beraber onların çıkmaz sokağına hücum etmeliyiz.

Tarihi boyunca emperyalizmin kasası olan İsviçre adlı bir ülkede, saçma sapan bir karar alınmıştır. Bu karara göre: ‘Ermeni Soykırımı Yoktur’ dediğinden dolayı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu için tutuklanma kararı çıkartılmıştır. Evet, emperyalizmin kasası olan bu ülkede hangi paralar, kimin ya da kimlerin paraları ne şekilde, ne amaçla saklanıp, korunmaktadır? Bu korunup saklanan paralarda, kimlerin alın terleri, kanları ve canlarının payları vardır? Malumunuz olduğu üzere, acaba çok para haramsız olur mu? Bu paralarda haram varsa, bu haramlardaki haksız kazanç paylarına, emek sahiplerinin bedelleri ödenmemiş alınteri, kan damlaları ve can vermenin feryadı figanı karışmış mıdır? Örneğin, bir zamanlar İran’da Şah olduğunu söyleye söyleye yaşamış ve sonunda da ülkesinden kaçmış olan Muhammed Rıza Pehlevi adlı şahsın ve soyunun, İsviçre bankalarında ne kadar parası vardı? Bu paralarda da, İran’da yaşayan kaç milyon insanın hakkı vardı? Acaba, Orta ve Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki ülkelerde diktatörlük yapmış olan başka liderlerin de İsviçre bankalarında paraları var mıydı? Bizim ülkemizde, bilhassa 1980 sonrasında, olumsuzluk kumpası ve tezgahını politikacılar eliyle kurmuş olanlar var mıdır? Başka bir söyleyişle, banka ve benzeri kuruluşlar eliyle, paraları bir mıknatıs gibi halkın elinden çekerek, gizlice İsviçre bankalarına yatırmış olan yerli haramzadeler bulunmakta mıdır? Haramzadelerin İsviçre’de üzerlerine kayıtlı paralar varsa eğer, bu haramzadelerin haramlarını saklamak ya da korumak demokrasinin hangi maddesi ya da ilkesiyle bağdaşmaktadır? Bazı vicdansızların paralarını saklama pozisyonuyla, insan haklarının çoğunluk adına olması gereken yönü, demokrasi anlamında ihlal ve de ihmal edilmiyor mu? Bu mudur, demokratik olmak? Demokrasiden bahsedip durmak, insanların hakları üzerinden yöneticileri tarafından ya da o yöneticilerle beraber hareket edenlerce paralarının gasp edilip gizlilik içinde saklanması mıdır? Bu mudur demokrasi? Yoksa demokrasi oyunu oynayanlar, sadece bu oyunu kendi kurallarınca ve işlerine geldiği gibi oynamak mı istiyorlar? Acaba onların kirli yüzleri, bir çeşit demokrasi oyunuyla mı ya da maskesiyle mi örtülüyor? Gasp edilen emeklerin, dökülen kanların ve zorla alınan canların üzerine, hiçbir şey olmamış gibi oturup durmak ve o kanallardan temin edilen paraları saklamak, korumak, neyin nesidir? Ey Türk milleti, böylesine insanlık tarihinde sicili bozuk bir ülke, adalet dağıtma palavrası altında komedyence faaliyetler içersine düşmüş görünmektedir. Bu durumun başka bir gerçeğine baktığımızda, Yusuf Halaçoğlu gözümüzde büyümekte ve büyüdükçe, kantoncu İsviçre iyice küçülmekte ve de küçülecektir de...

İnsanlar bazen ne güzel toplum pisikolojisinin gereğini yaparlar. Örneğin bir olay karşısında, baskı kurucuya karşı, ortak bir anlayışın ürünü olarak, orada bulunan herkesin hep beraber tavır alması, dayanışmanın en güzel örneği ise, milli dayanışmanın en güzel örneği de istenirse yapılabilir. Türk milleti, öğretim üyesi ve Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Yusuf Halaçoğlu’nu sahiplenip, korumalıdır. Kimdir Yusuf Halaçoğlu? Yusuf Halaçoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde yetişmiş ve Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalında ihtisas sahibi olmuş bir öğretim üyemizdir. Yusuf Halaçoğlu’na sahip çıkıp, korumalıyız? Peki, nasıl sahip çıkarak koruyup, düşüncemizi uygulayabiliriz? Belki bazılarınız, Yusuf Halaçoğlu’nu vermemeliyiz diyeceğimi düşünüyor. Hayır, böylesi bir koruma ve himaye, sadece basitlik kokan bir anlayışın ürünüdür. Bu durumda siz, muhatabınızı sanki haklı duruma düşürüyorsunuz anlayışını da verebilirsiniz. Dolayısıyla onlar ‘bakınız, Türkler bu konuda suçludurlar ki, bizim yargımızdan kaçıyorlar’ edebiyatını da yapabilirler. Bizim hiçbir şeyden korkumuz olmamalı; ölüm de dahil... Çünkü korkakların korkusu, onların gelecek kaygısını ve geleceklerini ve geleceklerindeki umutlarını dahi ellerinden alabilir. Öyleyse biz ne yapalım? İsviçre yasalarına göre, Yusuf Halaçoğlu’nun yaptığı suçmuş, biz de o zaman, İsviçre yasaları bu konuyu nasıl olumsuz bulmuşsa değiştirene kadar, bıktırana kadar, akıllarını bu konuda başlarına alana kadar, o malum suçu işleyelim. Ben bu suçu, şimdi bağıra bağıra işliyorum: “Tarihte ve tarihimizde Ermeni Soykırımı yoktur”. Bu suçun işlenme yöntemi eğer İsviçre’de yapılıyorsa, oraya gidip, o suçu orada da işlemeye hazırım. Eğer bu suç, İsviçre’nin buradaki Elçiliği ve konsoloslukları bünyesinde oluyorsa, o binaların önünde içinde ya da telefonla, mektupla, telgrafla, internet ile o malum suç işlenebiliyorsa, o suçu bağıra bağıra, yaza yaza işlemek istiyorum. Siz de eğer akılcı, gerçekçi bir Türk milliyetçisi iseniz, bu suça, hep beraber ortak olup, işleyelim diyorum. Yani kısaca : “Ermeni Soykırımı yoktur!” İsviçreli yetkililer gelsin beni tutuklasınlar ve bu işe baş koyan insanların sayısı milyonlar olursa ne olur? İsviçre çöker, batar ve yıkılır. İsviçre’nin kara paracı olması, onun ekonomik anlamda güç sahibi olmasını sağlıyorsa da; İsviçre’nin nüfus açısından, eti nedir, budu nedir? Gerçekten de batı kapitalizminin en önemli kasalarından birisi olan ve finans kapitalin gelirlerinden kişi başına en çok beslenen bu ülkenin, normal koşullarda, dürüstlük, aklık, paklık gibi derdi olmamalıdır. Çünkü kendisi finans kapitalin pisliğinin içersinde, yıllarca kulaç atıp durmaktadır.. Ayrıca ilaç, saat vb. alanlarda da önemli gelirleri olan bu ülkenin, toplam nüfusu, İstanbul ilinin yaklaşık yarısı kadardır. Bu durumda varsayalım ki, dünyadaki Anadolu ve Azerbaycan Türklerinden on milyonu, “Ermeni Soykırım Yoktur” dedi. Ne olacak? İsviçre bu insanları tutuklayabilecek mi? Yine varsayalım ki, İsviçre bu insanları yasası gereği tutukladı. Peki, İsviçre bu insanları nereye koyacak? Yine diyelim ki, bu Türkleri tutukladı ve ceza da verdi. Ne kadar besleyebilecek? Arkadaşlar dikkat ediyor musunuz, biz Türklerin eline müthiş bir fırsat geçmiştir. Bunu organize olarak değerlendirmeliyiz. Bu değerlendirme sonucunda İsviçre ve benzer kafadaki ülkelere böylesine basit demokrasi oyunları ile cevap verebiliriz. O zaman bu çeşit ülkeler, böyle ulu orta “Ermeni sorunu” vb. kavramları da kullanamayacakları gibi, yasalarına da alamazlar. O nedenle İsviçre taze ve güzel bir örnektir. Onlar Alp dağlarındaki inekleri gibi, biz akıllı Türklerin kendisini sağmasını bekliyor. Örneğin bu Alplerdeki ineği sağmak isteyen akıllı Türkler çıkarsa ya da ülkemizdeki işsiz olanlar kapağı İsviçre’ye atmaya çalışırlarsa ve bu kapağı atmada “Ermeni Sorunu Yoktur” derlerse, bu akıllı Türkler ile işsiz Türkleri, İsviçre tutuklayabilecek mi? Yine varsayalım tutukladı ve ceza verdi. Ceza bitti, yine Türkler bir daha aynı kelimeleri söyledi, bir daha mı tutuklayacak? Bakınız bu yasa, İsviçre için çıkmaz bir sokaktır. Biz Türkler, çıkmaz sokakta bizi yakalamaya, kıstırmaya çalışan bu İsviçre’yi ve Ermeni Soykırımı ile ilgili yasasını etkisiz kılmak için, hep beraber onların çıkmaz sokağına hücum etmeliyiz. O nedenle İsviçre ve o yasası bu hücumu bekliyor. Belki bizim gibi kafadarları tutuklayacak, ama nereye kadar? İşte gelin tutuklayın, diyorum! Şimdi bütün Türkler, Ermeni Soykırımı yoktur demeli. Gücü yetiyorsa İsviçre gelsin tutuklasın Milyonlarca Türkü hangi hapishanesine dolduracak! Yoksa ülkesini Türkleştirmek mi istiyor? Bütün Türkleri oraya mı davet ediyor? Yusuf Halaçoğlu, onurlu bir Türk olarak görevini yapmıştır. Kaldı ki, Türklerin tarihinde gerçekten soykırım diye bir şey yoktur. Soykırım, katliam Hocalıdadır, Doğu Anadolu’dadır, Kırım’dadır ve Ahıska’dadır. Görüyorsunuz, İsviçre denilen her zaman her ortamda siyasi renk vermeden dolaşan bu ülke, şimdilerde nasıl renk veriyor. Bu ülke, Hitler döneminde bile, o kargaşalı günlerde dahi aradan sıvışmamış mıydı?

GELELİM SOYKIRIM MASALINA...

Arkadaşlar siz, bir buçuk milyon sayısını oturup saydınız mı? Düşününüz bu sayı ne kadar zamanda sayılabilir? Örneğin üç saatte, beş saatte ya da on beş saatte ve zorlayın, acaba bu sayı, yirmi dört saatte sayılabilir mi? Sayılamaz! Arkadaşlar normal bir sayım yöntemiyle bir buçuk milyon sayısını saymak, bir insan için günlerce sürebilir. Yiğit olan ve zamanı bol olanlar sıkıysa denesin! Peki, bir buçuk milyon insanın sayımı, bu kadar uzun sürüyorsa eğer, öldürülmesi o kadar kolay mıdır? O zaman, bu sorunun temelsiz olduğun anlayabilmek için, varsayalım o insanlar öldürüldüler ve bu insanların her birine kadın-erkek ve çocuk olarak ayırt etmeden ortalama, bir boy ve vücut rakamı verelim. Bu rakam dahi, onların lehine olmak üzere normal pozisyondan düşük olsun. Örneğin bir metre elli santim boy, elli kiloluk bir ağırlık tespit edelim. Bu ortalamaya yönelik boy ve kiloya mensup olan bir buçuk milyonluk kütlenin kaplayacağı mezarlıkların yüzölçümlerini tasavvur edebilir misiniz? Mademki bir buçuk milyon insan Anadolu’da öldürüldü, öyleyse bu kadar insanın mezarı nerededir. Üstelik soykırım olduğuna göre, ölümler de toplu yapılmış olmalıdır. Çünkü bir buçuk milyon sayısını saymak ne kadar zor ise, öldürmek ve o ölüler için tek tek mezar bulmakta zor olur. Öyleyse en gerçekçi ve mantıklı düşünce, bu ölülerin mezarları toplu bir şekilde olmalıdır. Öyleyse nerede bu mezarlar?

Orhan Pamuk denilen şahıs, bu konuda midesinden, bağırsağından konuşacağına bir buçuk milyon Ermeni’nin toplu mezarlarını göstersin? Bu konudaki benzer yol arkadaşı olan ve Sabancı Üniversitesi tarafından beslenen Halil Berktay’da toplu mezarları gösterebiliyorsa göstersin! Arkadaşlar, yok öyle bir katliyam ve mezar. Zaten olmayan katliyamın mezarı mı olur? Kaldı ki, Ermenilere soykırım yapmayı düşünen bir devlet, İstanbul ve Türkiye’nin batısındaki Ermenileri, bunun dışında tutabilir mi? Aslında dünyada soykırımların gerçek mucidi olan Anglo-Saksonların, tarihte toplulukları ne hallere getirdikleri hepimizin bildiği gerçeklerdir. Nedir bu gerçekler? ABD’deki kızılderililerin katliyamları değil midir? Bu katliyamlar, ABD’nin Atlas okyanusu kıyılarından, Pasifik kıyılarına kadar, yüzlerce yıl sürecek şekilde yapılmamış mıdır? Bugün “Mohikanların Sonuncusu” ifadesi, kaç kişiye ne çağrıştırabilir? Anglo-Saksonlar, bu cinayet, katliyam ve soykırım konularında çok hünerlidirler. Bu hüneri, Avustralya’da ve Afrika’da da göstermişlerdir. Hiroşima ve Nagazaki gerçeği de bunun diğer bir delilidir. Anglo-Saksonlar bu konuda yeteneklidir de, Cermenler onlardan aşağı kalır mı? Örneğin Cermenlerin en büyük kolu olan Almanların yaptıklarını herkes bilmektedir. Bunlar Yahudiler üzerinde uygulandığı için ve Yahudiler de günümüzde dünya medyalarının imparatorluklarına sahip olduklarından, Almanların yaptıklarını her ortam ve durumda, roman, anı, film ve belgesel olarak dünya kamuoyuna sunmaktadırlar. Dikkat buyurun, Almanların yaptığı katliyamdır. Pilanlı, purogramlı, bilinçli ve de isteyerek yapmışlardır. Almanların yaptıkları bu bilinçli ve pilanlı katliyamlarda, elbette milyonlarca insan ölmüştür. Bu insanların öldürülmesi dahi, yıllarca süren faaliyetlerin sonucunda olabilmiştir. Üstelik ölülerin fırınlarda yakılma pozisyonlarına rağmen Almanların katliyamları da öyle bir ayda, beş ayda bitmiş değildir. Niçin? Çünkü Almanların hazırladığı ortamlarda da, geceli gündüzlü ve vardiyalı çalışılsa dahi, öyle milyonlara tekabül eden nüfustaki insanları, üç-beş ayda öldürebilmek kolay değildir. Bunu anlamak için bir sayısından milyona kadar sayı saymanın zorluğunu yaşayın da görün! O zaman kolayca anlarsınız. Öyleyse Anadolu’da göç ettirilen Ermenilerle ilgili olarak, onların iddia ettikleri soykırım kaç ayda ya da yılda yapılmış olabilir? Bakınız tehcir Nisan 1915’in sonlarında yürürlüğe kondu. Bundan sonraki faaliyet işleminin öyle yıllarca sürecek şekilde olmadığı da hepimizin gerçeğidir. Anglo-Sakson ve Cermenlerin katliyamlarını, soykırımlarını gördük de, Latin-Cermen karışımı olan Fıransızları ötekilerden ayırmak doğru mudur? Hangi konuda? Cezayir’de yaptıkları katliyam konusunda... Elbette ayıramayız. Onlar, batının üç kağıtcı kardeşleridir. Ayrıca diğer latinlerden Portekiz ve İspanyolların, Güney Amerika’da, İtalyanların da, Habeşistan ve Libya’da yaptıklarını da unutamayız. Öyleyse, Anglo-Sakson, Cermen ve Latinlerin ortak olan çok önemli bir yönünü de görmüş olduk. Yani: soykırımcı, katliyamcı yönlerini... Peki Sılavlar bunların dışında mıdır? Hayır, elbette hayır! Onlar da bu işin tam içersindedir. Nerede? Ahıska’da, Kırım’da, Volga boylarında ve Kafkas halklarının diyarındaki sürgünleri ve katliyamları artık tarih çok iyi biliyor? Diğer bir Sılav gurubu da Bosna’da neler yaptı? Bunlar, bütün insanlığın gözleri önünde yaşanmadı mı? Biz burada, Anglo-Sakson, Cermen, Latin ve Sılav derken elbette kastımız, batının düşüncesine onların üslubuyla cevap vermek şeklindedir. Bir millet veya bir topluluğu suçlamak hedefimiz değildir. Çünkü Anglo-Saksonların da, Cermenlerin de, Latinlerin de ve Sılavların da iyi insanları olabilir. Suç, onları o ortam ve dönemlerde yöneten yöneticilerdedir. Fakat, bizim onları bu şekilde nitelememiz, Türklerin bazı batılılar tarafından, soykırımcı ve katliyamcı olarak nitelenmesindendir. Kaldı ki, Ermeni tehciri yapıldığında Başbakan kimdir Sayit Halim Paşa değil midir? O bir Türk müdür? Sayit Halim Paşanın Türklük diye bir derdi olmuş mudur? Kendisi Mısırdaki hanedana dayanır. Hayin Mehmet Ali Paşa soyundandır. Bu Mehmet Ali’nin de nereye dayandığını tarih bilenler size söylesinler. Ermeni Tehciri döneminde İçişleri Bakanı kimdi? Türk müdür? Çingene Talat dedikleri kişinin, gerçekte Türklük diye bir sorunu var mıydı? Onun için varsa yoksa iktidarda güç olmak en büyük hedef değil miydi? Onun iktidar uğruna ayak oyunları da meşhur değil miydi? Ya Maliyeci Cavit kimdi? Ve o bazılarına göre 33. dereceden neciydi? Kurtuluş Savaşı sırasında nasıl saklanma becerisini göstermişti? Niçin işgalciler pek çok kişiyi bulurken, tutuklarken bu şahsı bulamamışlardı? Yine Ermeni teröristler, Sayit Halim Paşayı Roma’da Talat Paşayı Berlin’de bulurken, bunlara Bahaddin Şakir ve benzerleri de eklenirken, neden maliyeci Cavit bulunamıyordu? Bu şahıs, onlarla birlik olup, aynı hükümetin üyesi değil miydi? Yine bu şahıs, herkes Ankara’ya doğru öyle ya da böyle geçmeye çalışırken, niçin geçmek konusunda ısrarcı olmamıştı? Onun, Türklerin kurtulması diye bir derdi gerçekten var mıydı? Eğer böyle bir derdi yoksa, olmaması için ne sebep bulunabilirdi? Dönme olan Maliyeci Cavid ve yine kendisi gibi dönme olan Dr. Nazım, niçin Atatürk döneminde idam edilmişlerdi? Bu idam edilenlerin yakınları, daha sonra Türkiye’de hangi pozisyonda görev almışlardı? Bu ve benzeri çizgide olanların, Mustafa Kemal Atatürk’ten rövanş alma çaba ve sorunları olmuş mudur? Bu rövanş almada, gayri milli olmak ya da anti ulusalcı olmak, mihenk taşı mıdır? Diyoruz ki soykırım yoktur; dolayısıyla doğu bölgesindeki Ermenilerin bölgeden göç ettirilmeleri olayı vardır. Biz buna tehcir diyoruz. Niçin tehcir yapılmıştır? Osmanlı devletinin geleceğinden kaygı duyulduğu ve Ermenilerin yaşadığı coğrafyanın güvenliğinin sağlanması için bu tehcir yapılmıştır. Bu olay, hayatın gerçeğinde sıtratejik bir tercihtir. Olmayacak duaya amin demek her neyse; olmayan bir soykırımı kabullenmek enayilik ya da aptallık değil midir? Türk milleti içersine sızarak, bu soykırım palavrasını gündeme getirenler, bu konu üzerinde bitleri kanlananlar ve kanlanma ile iyice şımarıp canlananlar olabilir. Hatta bunu gafletin bir sonucu olarak benimseyen ya da kabul etmeyi tarihi bir gerçek olduğunu sanan Türkler de bulunabilir. Fakat biz ve bizim gibilerin bu palavrayı benimsemesi mümkün değildir. Çünkü bu, olmayacak, geçmeyecek bir duadır. Bu bağlamda diyoruz ki: “Tanrı Türk’ün, akıllısını, çalışkanını, onurlusunu ve şereflisini korusun ve yükseltsin! İlgisiz, tembel, sorumsuz ve hayinliğe eğilimli olanlara akıl versin ve yine de akıllanmıyorlarsa, layık oldukları cezayı versin!

SOYKIRIM MASALI İÇİN BAZI SORULAR

Geçmişteki Ermeni sorununun, ilk ayağı Alman büyükelçisi Vangenhaim’in, pilanının bir tezahürü olmasın sakın! Çingene Talat denilen şahsın, Türk milliyetçiliği diye bir derdi var mıydı? Başbakan Sait Halim Paşanın, Maliye nazırı Cavit Bey’in ve yakın geçmişin hızlı solcusu ve günümüzün kürtsevercisi Hasan Cemal’in dedesi Bahriye Nazırı Cemal Paşanın Türklük konusunu yücelttiği ya da yükselttiği bir durum, bulunuyor muydu? Ermeni tehciri kararında, 3.Ordunun etkisiz kılınması ve 5. Ordunun İngiliz-Fransız baskısına 18 Mart’tan itibaren uğramasının etkileri de incelenmiş midir? Örneğin Yahya Kemal’in örnek verdiği Orhan Şemseddin Bey’in Kafkasya ile ilgisi neydi? Kafkasya güzergahındaki Ermenilerin, onların vatanlarının önünde engel olup olmadığı düşüncesi ve bu uğurdaki hedefler incelenmiş midir? Ermeni tehciri sonrasında, Diyarbakır Valisi Çerkez Reşit Bey için: “Diyarbakır’da Ermenilerin katli için emir vermiş, bu işte bir takım Çerkez jandarmaları istihdam etmiş” suçlaması yapılmamış mıdır? Çerkez Reşit Bey, ele geçmemek için intihar etmiş midir? Yapılan Ermeni Tehcirinde Çerkez ile Kürtlerin saldırıları ve cinayetleri olmuş mudur? Bunlardan Çerkez Ahmet ve Nazım adlı kişiler Ermeni, öldürmüş müydü? Bunlar Şam’da yakalandıklarında, çantalarında kadın yüzüğü, bilezik, küpe ve mücevher bulundu mu? Çerkez Ahmet ve Nazım mahkemede, zengin olmak için cinayet yapmış oldukları belli oldu diye, Şam’da asıldılar mı? Ermeni Tehcirinin yapıldığı bölgede, Kürt eşkiyasının Ermenileri öldürdüğü iddiaları doğru muydu? Doğu ve Güneydoğuda Ermenilerin bıraktıkları toprakları, sonraları ele geçiren Kürtler olmuş mudur? Ermenilerin bıraktıkları topraklar hakkında Diyanet’in eski başkanlarından Süleyman Ateş’in düşüncesi ne olmuştur? Günümüzde her şey, her haliyle Türk milletinin üzerine yıkılmıyor mu? Bunları üzerimize yıkanlar kimlerdir? Ermeniler konusunda, insanlık adına suçlu gerçekten var mıdır? Ermeniler, günümüzde Ermenistan’da başka bir ırk bırakmış mıdır? Fanatik Ermeniseverden Orhan Pamuk ve Halil Berktay’ı bu ülkede besleyen, yönlendiren ve himaye eden kişi ve kuruluşlara ne demeli? Örneğin Halil Berktay’ın beslendiği okulun sahibi olan Sabancı ayilesinin, önemli siması Sakıp Sabancı, Ermenilerin Agos gazetesine verdiği bilgide neler diyordu? Komşu köyünden çıktığını söylediği Kalutz Serkis Gülbenkyan neleri gasp ederek zengin olmuştu? Bu konuda Sakıp Sabancı niçin bilgi veremiyordu? Fakat şehit büyükelçi Taha Carım’ın kızkardeşi yazar Nimet Arzık, niçin Sabancı ailesi için “kılıç artığı” ifadesini kullanmıştı? Acaba malum dış basınç, Türk milletini, siyasetin yüksek tansiyonundan mı götürmek istiyor?!.

http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20050522


10 Nisan 2016 Pazar

Sivas Kongresi’nin ABD’ye gönderdiği mektup Nutuk’ta neden yer almadı?



Telgrafın ‘ıslak imzalı’ orijinal kopyası Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çıktı. Altta Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve diğerlerinin Latin harfli imzaları okunuyor.






Mustafa Armağan yine çok ses getirecek bir dosya ile karşımıza çıkıyor. Sivas kongresinde Amerikan mandası fikrinin tartışıldığı bir dönemde Mandacılığa karşı olduğunu bildiğimiz Başkan Mustafa Kemal, kürsüye çıkıp bu gidişe dur dememiş, işi oluruna bırakmayı tercih ettiği ortaya çıktı.

Mustafa Armağan Amerika’ya gönderilen mektubun aslına ulaştığını belirterek şunları söylüyor; “Sıkı durun! Zira Nutuk’ta ‘Gönderilebilip gönderilmediğini hatırlamıyorum’ cümlesiyle üstü örtülmek istenen ‘muzır’ bir belgenin Sivas Kongresi tutanaklarındaki Osmanlıca orijinaline ulaşmış durumdayım.”


Sivas Kongresi kararıyla Amerika’ya bir telgraf çekilmiş ve “ABD Kongresi üyelerinden oluşan bir kurul”un Anadolu’ya gelerek incelemelerde bulunması istenmiştir

Amaçlardan biri de, yaklaşan Sevr barış görüşmelerinde Amerika’nın tarafsız bir ülke olarak yakınlığını sağlamaktır. 

Mektupta ABD Senatosuna “Üyelerinizden oluşan bir komiteyi Osmanlı imparatorluğunun her köşesine göndermenizi diliyoruz” denilmektedir.

Telgraf haline getirilerek çekilen mektubun altında 5 imza birden vardır. Kimler mi imzalamıştır bu mektubu? Bakalım;

Sivas Milli Kongresi adına Mustafa Kemal Paşa,

Başkan Vekili Rauf Bey,

İkinci Başkan Vekili İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuad Cebesoy’un babası),

Ve iki divan katibi…

Tarihçi Mustafa Armağan’ın araştırmalarıyla gün yüzüne çıkan belgeyle beraber yıllardır tarih kitaplarımızda okutulan; Mustafa Kemal mandaya taraftarı değildi, her zaman tam bağımsızlıktan yanaydı gibi efsanelerde son bulmuş bulunuyor.




Sivas Kongresi’nin ABD’ye gönderdiği mektup Nutuk’ta neden yer almadı?

Tarihin çöplüğünden hangi parçaları çıkarıp incelemeliydim?” diye soruyor Michel de Certeau ve ekliyor: “Çöplükleri karıştırdım, kütüphanelerin araştırma salonlarında, yani çok eski cesetlerin ‘muhafaza edildiği’, elden ele gezdirildiği bu mağaralarda saatlerimi geçirdim. Öğrendim ki, bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.”

Filozof, yakın tarihimizin halini anlatmış sanki. Bir enkazın, hatta çöplüğün içinden parçalar arayanlara benziyoruz. Hâlâ; ve galiba uzunca bir süre de böyle olacak.

Sıkı durun! Zira Nutuk’ta ‘Gönderilebilip gönderilmediğini hatırlamıyorum’ cümlesiyle üstü örtülmek istenen ‘muzır’ bir belgenin Sivas Kongresi tutanaklarındaki Osmanlıca orijinaline ulaşmış durumdayım. (Kongre tutanaklarını gün yüzüne çıkaran Recep Toparlı ve basımına destek olan Sivas Belediyesi Başkanı Doğan Ürgüp’e okkalı bir teşekkür boynumuzun borcu. Buruciye Yayınları’na da elbette.)

İşte Sivas Kongresi’nden ABD Senatosu’na gönderilen ve gelip Osmanlı ülkesinin durumunu inceleyip “manda” diyemedikleri için “müzaheret”te bulunup bulunmayacaklarına karar vermelerini isteyen o telgrafın hikâyesi...

1919 Eylül’ünün 4. günü perşembeye rastlıyordu. Sivas Kongresi öğleden sonra saat 3’te açılacaktı. Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa açış nutkunu “Heyetin başarılı olması temennilerini Allah’ın huzuruna yükseltirim” sözleriyle noktalamıştı. Bir ay önce sona eren Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci büyük adım atılacaktı.


Yalnız Erzurum beyannamesinin 7. maddesine konulan “milliyet esaslarına saygılı ve ülkemize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fennî, sınaî, iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız” ifadesindeki ‘devletin’ hangisi olduğu sorulmaz genellikle. Üstü örtülmeye çalışılsa da, kastedilenin ABD olduğu kesindir.

Aynı madde Sivas Kongresi’nde de gündeme gelmişti. O kadar ki, Amerika’dan talep edilecek olan ‘manda’ya manda denilip denilemeyeceği bile tartışılmıştı. Ancak Sivas beyannamesinin 7. maddesine de aynen kurulacak olan bu garip ifadenin ardından öyle bir karar alınmıştı ki, sonucunda ABD Senatosu’na bir telgraf çekilecek ve açıkça yardım istenilecekti.

Resmi tarihi rahatsız eden telgraf

Ancak bu telgraf uzun yıllar unutturulmaya çalışılmış, varlığı dilden dile dolaşmış ve nihayet Demokrat Parti devrinin sonlarına doğru eski Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun çabalarıyla Senato Arşivi’ndeki orijinaline ulaşılabilmişti. Derken inkılâp tarihi kitaplarımıza girmemekte hâlâ inat eden belgenin bizzat M.Kemal Paşa ve Rauf Bey vd. imzalı nüshasına Hoover Enstitüsü’nde ulaşılacaktı. Şimdi onu Sivas Kongresi’nin Osmanlıca kaleme alınmış resmi tutanaklarından okuma imkânımız var.

Böylece Sivas’tan Washington’a çekilen telgrafın bütün nüshaları elimizde. Ancak telgraf neden saklanmıştı? Sebebi basit: 1927 tarihli Nutuk’taki kurguya ters düştüğü için. ABD’ye “Gelin, tarafsız bir devlet gözüyle imparatorluğun her tarafında inceleme yapın”, denilmesi yeni inşa edilmeye çalışılan Tarih’e aykırı düşüyordu zira.

Nitekim Nutuk’ta ABD’den Anadolu’ya bir heyet çağrılması teklifinden şöyle bahsedilir: “Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim.”

Ancak Nutuk her şey değildir ve tarihi ondan başlatıp onda bitiren takımın tarihçilikte amatör bile olamayacağını bilmek için tahsile ihtiyaç yoktur. İnkılâp tarihçilerimizin dikkatinden kaçan bir belge, aslında Mustafa Kemal’in kafasında daha telgraftan bir ay önce, 12 Ağustos 1919’da “manda” fikrinin yer ettiğini göstermektedir. Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya aynen şunları yazmış:

“Erzurum Kongresi’nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin içerdiği ima ve açıklıktan ibarettir. Daha fazlası kabil olmadı.” (Cebesoy, Kuva-yı Milliye’nin İçyüzü, Temel: 2002, s. 106-7.)

Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe edemeyeceği Prof. Sina Akşin bile Sivas’ta kongreye başkanlık eden M.Kemal’in manda meselesi tartışılırken seyirci kalışını garipsemektedir. Nitekim tutanaklardaki şu sözler de Kemal Paşa’ya aittir:

“Eğer her halde biz yardıma muhtaçsak bu yardımın Amerika tarafından yapılmasını tercih ederiz, bu cihet arzu ve temenni edilir. Bununla beraber iç ve dış bağımsızlığımızı da kaybetmek istemiyoruz” (s. 89).

Şimdi gelelim telgrafın ne dediğine: Sivas Kongresi tutanaklarındaki metnin son paragrafının sadeleştirilmişi şöyle:

ABD’li gözüyle Sivas Kongresi

“Sivas Kongresi’nin başlıca kararlarından olup bugün oybirliğiyle kabul ettiği bir karara dayanarak Amerika Senatosu’ndan özel bir heyetin Osmanlı memleketlerine gönderilmesini ve bu suretle memleketimiz ahalisi hakkında Avrupa tarafından körü körüne bir karar alınıp barışın o suretle kararlaştırılmasından önce “Memalik-i Şahane”nin (Osmanlı topraklarının) söz konusu heyet tarafından baştan başa ziyaret edilip bugünkü gerçek durumun her türlü çıkar hissinden azade ve tarafsız bir kılı kırk yaran bakışla incelenmesini insanlığın sükûnu ve adalet hakkı namına rica eder.”

Evet, rica ederiz. Ancak ABD nedense bu ricaya cevap vermez. Belki de o sırada Türkiye’de bulunan Harbord heyetinin aynı görevle gönderilmiş olmasını yeterli saymıştır. Nitekim Harbord’un verdiği rapor da Türkiye mandasını kabul etmenin aleyhindedir.

Bizzat ulusalcıların yayın organı Kaynak Yayınları arasında çıkan Dr. Deniz Bilgen’in “ABD’li Gözüyle Sivas Kongresi” adlı kitabında telgrafın Mustafa Kemal’de rahatsızlık yarattığını, Damat Ferid’in bile bağımsızlıktan bahsettiği bir zamanda Sivas’tan “müzaheret” (mandanın sulandırılmışı) talebinin çıkmasının kamuoyu desteğini kaybettireceği uyarılarının yapıldığını belirtir. Nitekim Kongre’ye katılmasına izin verilen tek yabancı gazeteci Brown, M.Kemal Paşa’nın kendisine şöyle dediğini yazacaktır:

“Türkiye, Amerika’nın yardıma gelmesini istiyor… Amerika bunu kabul ederse sizi temin ederim ki, Türkiye, Amerika’nın bütün şartlarını kabul edecek. Sivas Kongresi doğrudan ABD mandasını kabul etmek istemiyor, çünkü evvela biz ABD’nin bunu kabul edip etmeyeceğinden emin değiliz.” (Bilgen, s. 190)

Ne demişti filozofumuz? Bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.” Sivas Kongresi tutanaklarında “gizlenen” ve bize karşı “direnen” o yapılanmayı buldunuz mu acaba?