30 Eylül 2018 Pazar

Lut Kavminin (Livata) İşini İşleyenin Cezası Ölümdür





2561) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâyâm rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: «Kimin Lût kavminin amelini işlediğini bilirseniz, bu (çirkin) fii­li işleyeni de kendisi ile bu fiil işleneni de öldürünüz.»"

Lût Kavmini (Lîvâta) İşini İşleyen (În Hükmünü Beyân Eden Hadîsler) Babı

L û t (Aleyhisselâm) bir peygamberdir. Onun kavmi livâta fii­line düşkündü. Bilindiği gibi erkeğin erkekle cinsel ilişkide bulun­masına livâta denilir. Erkeğin kadınla bu nevî cinsel ilişkide bulun­masına da livâta denilir. L û t Peygamber'in kavmi arasmda bu çirkin fiil çok yaygın olduğu ve insanlık tarihinde ilk olarak bu ka­vim tarafından işlendiği için bu çok kötü fiile "Lût kavminin ameli" ismi de verilmiştir. Bu bâbta rivayet edilen hadîsler bu çirkin fiili iş­leyen tarafların müstehak oldukları cezanın mâhiyeti bildirilmekte­dir. Sözü edilen ceza konusuna dâir ilim ehlinin görüşleri hadîslerin izahı bölümünde verilecektir. Şunu da ifâde edeyim ki, hadîslerin tercemesi veya izahı bölümünde "Livâta" veya "Lût kavminin ameli" ifâdesini kullanırken erkeğin erkekle cinsel ilişkisi ve erkeğin kadın­la bu tür cinsel ilişkisi anlamını kasdediyorum. Çünkü erkeğin erkek­le cinsel ilişkide bulunması yasak olduğu gibi erkeğin kadınla bu tür, yâni dübür yoluyla cinsel ilişkide bulunması kesinlikle haram­dır.' Bir erkek kendi helâli olan karısıyla da böyle bir cinsel ilişkide bulunamaz. Bulunduğu takdirde çok çirkin ve büyük bir günah işle­miş olur.

2561) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâyâm rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: «Kimin Lût kavminin amelini işlediğini bilirseniz, bu (çirkin) fii­li işleyeni de kendisi ile bu fiil işleneni de öldürünüz.»"

2562) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Lût kavminin (çirkin) amelini işleyen kimse hakkında: «Üsttekini ve alttakini recmediniz. Her ikisini de recmediniz» bu­yurmuştur."

2563) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: «Ümmetim için en çok korktuğum şeyüerden birisi) Lût kavmi­nin ameli (ni işlemesi) dir.[28][28]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/168-169

http://ehliislam.com/suneni-ibni-mace/cezalar-hadisleri.html

Mahremiyle Zina Eden, Lüt Kavminin İşlediğini İşleyen ve Hayvana Yaklaşıp Temasta Bulunan

Mahrem, bilindiği gibi hısımlarından nikahı kendisine haram olan kimse demektir. Mesela kızkardeşi, halası, teyzesi, anası, annean­nesi, babaannesi bu cümledendir. Bunlarla evlenmek kesin haram kılınmıştır. Buna rağmen ahlaksızın biri sözü edilen hısımlarından bi­riyle evlenir veya onunla cinsel temasta bulunursa had veya recim gere­kir mi? Lût kavminin erkekleri kendi cinsleriyle cinsi ilişki kurdukları gibi, bir kimse homoseksüel olur da böyle bir ilişkide bulunursa, onun hakkında nasıl bir ceza uygulanır? Şüphesiz bir kavim bu yüzden yeryüzünden silinip yok edilmiştir. Hayvana yaklaşıp ilişkide bulunan kimse ise önce insani vasfını kaybetmiş olur. Sonra da kendini islam cemaatinden tecrid etme bedba­htlığına uğrar. [404]

İlgili Hadisler

Bera b._Azib'den (r.a.) yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir; fayımla karşılaştım, elinde bir bayrak bulunuyordu. Ona: - "Nereye gitmek istiyorsun?" dîye sordum. - "Babasından sonra onun karısıyla evlenen bir adam var, Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz beni, onun boynunu vurup malını almam için ona gönderdi" diye cevap verdi. [405]

İkrime'den, o da İbn Abbas'dan (r.a.) rivayet etmiştir. îbn Abbas, Rasulüllah'm (s.a.v.) şöyle buyurduğunu haber vermiştir:"Lût kavminin ameli gibi bir amelde bulunan kimseyi bulursanız hem faili, hem de mef ûlü bini öldürün." [406]




Said b. Cübeyr ve Mücahid'in İbn Abbas'dan (r.a.) yaptıkları ri­vayete göre, Lûtiyye üzerinde yakalanan bekar erkek recmedilir. [407]

Amr b. EbiAmr'den, o da îkrime'den, o da îbn Abbas'dan (r.a.) ri­vayet etmiştir. Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Hayvana yaklaşıp münasebette bulunan kimseyi de, o hayvanı da öldürün." [408]

Tirmizi ve Ebu Davud'un Asım'dan, onun da Ebu Ruzeyn'den, onun da İbn Abbas'dan (r.a.) yaptıkları rivayete göre, îbn Abbas şöyle demiştir: "Hayvana yaklaşıp münasebette bulunan kimseye had gerek­mez." [409]

Müctehidlerin İstidlal ve İhticacları

a) Hanefîlere göre, zina suçu sübut bulduğu takdirde had veya recim uygulanır. Ancak zinanın Önden, yani üreme organından yapılması ve bir de zina edenin mükellef yaşta olması şarttır. O bakımdan deli, bunak ve çocuğun zinası had ve recmi gerektirmez. Ta'zir anlamında başka cezalar uygulanabilir.

Bunun gibi hayvana yaklaşıp münasebette bulunan kimseye de had uygulanmaz. Ta'zir cezası verilir. Zira bu gerçek anlamda zina sayılmaz. Aynı zamanda üreme organından değil de dübüründen yak­laşıp münasebette bulunan kimseye had cezası gerekmez, ta'zir gerekir.

Nikahı kendisine haram olan hısmıyla cinsel temasta bulunan kimseye -ister bunun haram olduğunu bilsin, ister bilmesin-' had ge­rekmez. Ta'zir gerekir. Bu İmam Ebu Hanife'ye göredir. İmameyn'e ve diğer üç mezhebe göre, bunun haram olduğunu bildiği halde yapmışsa had gerekir. Yina İmameyn'e göre, Lût kavminin fiili gibi fiilde bulunan kimse hakkında da had uygulanır,. [410]

b) Şafiilere göre, erkek ve kadının dübürü, kadının üreme or­ganı gibidir. Buna Lût kavminin fiili benzeri fiil denir ve haddi gerekti­rir. Mezhebin en açık içtihadı budur.

Ölüyle ve bir de hayvanla temasta bulunmak haddi gerektirmez, sadece ta'ziri gerektirir. Mezhebin en açık görüşü budur. [411]

Kendi mahremiyle cinsel temasta bulunan kimseye had gerekir.

c) Hanbelilere göre, üreme organından cinsel temasta bulun­maktan dolayı had gerektiği gibi, dübürden yaklaşıp münasebette bulu­nan, yani Lût kavminin fiili gibi fiilde bulunana da had gerekir. Çünkü bu fiil de fahişelik kapsamına girmektedir.

Kendi mahremiyle evlenen kimsenin nikahı hükümsüzdür. Bunda icma' vardır. O halde mahremiyle cinsel temasta bulunana had gerekir. İlim adamlarının çoğu bu görüş ve ictihaddadır. Ebu Hanife ile Sevrî'ye göre had gerekmez, ta'zîr gerekir.

Hattâ Lût kavminin fiili gibi fiilde bulunanın öldürülmesi gerekir diye bir hüküm de bu mezhepte yer almaktadır. Ancak bu meselede iki rivayetten biri böyledir. Diğer rivayette ise had gerekir.

Hayvana yaklaşıp temasta bulunan kimseye ta'zir cezası verilir ve edeplenmesi üzerinde durularak bu gibi kabih fiilden kaçınması sağlanır. İmam Malik, İmam Sevrî ve rey taraftarlarının da ictihad ve görüşleri böyledir. el-Hasan'a göre böylesi hakkında zina haddi uygu­lanır. Ebu Seleme b. Abdirrahman'a göre hem adam, hem de o hayvan öldürülür. [412]

Tahliller

Tirmizi bu hadisi hasenlemiştir. Ebu Davud ise aynı hadisi şu lafızla tahric etmiştir: "Ben bir ara kaybolan develerimi bulmak için dönüp dolaşırken ellerinde bir bayrak bulunan bir grup süvari ile karşılaştım. Araplar benim Peygamber efendimiz (s.a.v,) nezdindeki ye­rimi bildikleri için ilgi gösterip etrafımda dönüp saygı gösterdiler. Derk­en bir kubbe (mahfe olabilir) getirdiler ve içinden bir adam çıkardılar da onun boynunu vurdular. Öldürdükleri adamı ve bunun sebebini sor­duğumda, onun babasının karısıyla evlenip gelin damat olduklarını bil­dirdiler." Bu hadisin birçok isnadı bulunuyor. Her isnadda olay az değişik lafızla anlatılıyor. Ama çoğunun ricali rical-i sahihtir. Böylece hadis bütün isnadlarıyla, şeriatın kesin olarak haram kılıp yasakladığı şeyi işleyen kimsenin İmam (hükümdar, devlet başkanı) tarafından öldürülmesinin caiz olduğuna delalet etmektedir. Nitekim ölen babasının karisıyla evlenen kimsenin de durumu, şeriatın kesinlikle haram kıldığı bir fiili işlemesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Babalarınızın nikahlayıp evlendikleri kadınlarla evlenmeyin" buyurulmaktadır. Aynı zamanda şeriatın kesin haram kıldığı bir fiili kendine mubah sayıp işleyen kimse küfrü tercih etmiş olur. Böylesine murtedd denir ve murteddin öldürülmesi vaciptir.




945 nolu Ikrime tarikiyle rivayet edilen hadisi aynı zamanda Ha­kim ve Beyhaki tahric etmişlerdir. Hafız îbn Hacer bu hadisin ricalinin sika olduğunu belirtmiştir. Tirmizi, "bu hadis ancak İbn Abbas'm (r.a.) Peygamber efendimiz­den (s.a.v.) rivayetiyle bilinmektedir." Muhammed b. îshak îse buna yakın bir hadisi Amr b. Ebi Amr'den şu lafızla rivayet etmiştir: "Lût kavminin ameli gibi amelde bulunan kimse melundur..." Bu rivayette faili ve mefulü bihi öldürün kaydı yoktur. Nesai ise bu hadisi münker görmüştür. Bu babda İbn Mace ve Ha-kim'in Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet ettikleri hadisin sonunda ise şu cümle yer almaktadır: "Evli olsun bekar olsun fail ile mefulü bihi öldürün." Ancak yapılan ciddi tesbitlere göre bu hadisin isnadı zayıftır. Nitekim İbn Tallâ' kendi Ahkam'ında: "Rasulüllah efendimizin (s.a.v.) livattan dolayı kimseyi recmettiği veya böyle bir hüküm verdiği sabit ol­mamıştır" demiştir. Hafız îbn Hacer de Ebu Hüreyre hadisi sahih değildir diyerek bu husustaki tesbitini belirtmiştir. [413]

Hafız Bezzar ise Asım b. Ömer el-Önıerî tarikiyle bu anlamda bir hadis rivayet etmiştir ki, ilim adamlarının tesbitine göre hadis metruk­tür. Diğer yandan îbn Mace de Asım tarikiyle tahric ettiği bir hadiste: "Üstte olanı da altta olanı da recmediniz" denilmektedir. Bu da diğeri gibi metruktür.

Beyhaki'nin Ebu Musa'dan yaptığı rivayete göre, Peygamber efen­dimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Erkek erkeğe yaklaşıp münasebette bulunursa ikisi de zanidir. Kadın kadına yaklaşıp sevici­likte bulunursa ikisi de zaniyedir." Ancak bu hadisin isnadında Muhammed b. Abdirrahman bulu­nuyor ki, îbn Hatim onun yalancı olduğunu belirtmiştir. el-Ezdî de onun yalancı olduğuna dikkat çekmiş, Zehebi "O müttehemdir ve onda cehalet vardır" demiştir. [414]

Beyhaki'nin Hz. Ali'den (r.a.) yaptığı tahricde, Hz. Ali bir lûtiyi recmetmiştir. İmam Şafii de biz bu rivayet ve uygulamayı delil olarak seçiyoruz demiştir.

Bu babda birkaç rivayet daha bulunuyor ki bir kısmında lûti öldürülür, bir kısmında önce recmedilir, sonra yakılır gibi ifadeler yer almaktadır. İbn Abbas'dan ise bu konuda sorulunca şu cevabı verdiğini keza Beyhaki nakletmiştir: "En yüksek binanın damına çıkartılıp ora­dan aşağı atılır ve sonra da taşlanır."




Bu rivayetlerin tamamım dikkate alan Şa'bî, Zühri, îmam Malik, îmam Ahmed ve İshak "Lûti recmedilir" demişlerdir. Tirmizi ise bu an­lamdaki hükmü imam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed ve îshak'tan ri-, vayet etmiştir. İmam Nahai "eğer zaniyi iki defa recmetmek doğru ol­saydı lûti iki defa recmedilirdi" demiştir, el-Münzeri ise diyor ki; "Ebu Bekir, Ali, Abdullah b. Zübeyr ve Hişam b. Abdilmelik lûtiyi ateşe atıp yakmışlardır." Said b. Müseyyeb, Ata' b. Ebi Rebah, el-Hasan, Katade, Nahai, Sevri, Evzai, Ebu Talib, îmam Yahya'ya göre, lûti hakkında, . zani hakkında uygulanan had uygulanır: Bekar ise yüz değnek vurulur; evli ise recmedilir. 947 nolu Amr hadisini Nesai ve İbn Mace tahric etmiştir. Tirmizi de, biz bu hadisi ancak bu tarikle biliyoruz, demiştir.

Diğer yandan Tirmizi ve Ebu Davud Asım hadisini rivayet etmişlerdir ki, Asım onu Ebu Rüzeyn'den, o da îbn Abbas'dan (r.a.) ri­vayet etmiştir: "Hayvana yaklaşıp münasebette bulunana had uy­gulanmaz." Tirmizi bu hadisin bu konuda en sahih olduğunu belirtmiştir. İmam Ahmed ve îshak da amel buna göredir diyerek bunu istidlale sa-lih görmüşlerdir.

Bu babda îbn Mace kendi süneninde İbrahim b. İsmail'den o da Davud b. Husayn'den, o da İkrime'den, o da İbn Abbas'dan (r.a.) rivayet ettiklerine göre, Rasulüllah efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Kim mahremiyle cinsel temasta bulunursa öldürün. Kim de hay­vana yaklaşıp münasebette bulunursa onu da, o hayvanı da öldürün." [415]

Bu babda birkaç hadis daha bulunuyor ki, Şevkani onları Neylü'l-Evtar'da zikretmiştir, biğer yandan îbn Dakiyk el-Iyd de hadislerin ışığında müctehid ve ilim adamlarının istidlal ve yorumlarına geniş yer vermiş bulunuyor. [416]

Çıkarılan Hükümler

1- Had cezası ancak üreme organına yaklaşıp münasebette bulu­nan mükellef kimseye gerekir. Deli, bunak ye çocuk mükellef sayılmazlar,

2- Lût kavminin fiili gibi fiilde bulunan kimseye de had gerekmez, ta'zir cezası gerekir. Zira bu gerçek anlamda zina sayılmaz.

3- Hayvana yaklaşıp temasta bulunan kimse hakkında had cezası uygulanmaz. Ta'zir cezası gerekir. Çünkü bu da zina kapsamının dışında kalmaktadır. Bu üç maddelik hüküm daha çok Hanefîlerin görüş ve içtihadıdır.




4- îmam Ebu Yusuf ile îmam Muhammed'e göre, lutilik yapan kimse hakkında had uygulanır.

5-Nikahı kendisine haram olan kadınla evlenip münasebette bu­lunan kimseye had gerekmez. Bu îmam Ebu Hanife'ye göredir. Ona göre ta'zir cezası gerekir. îmameyn'e ve diğer üç mezhebe göre, bunun kesin haram olduğunu bildiği halde yapmışsa had cezası, bilmediği için yapmışsa ta'zir cezası gerekir.

6- îmam Şafii ve îmam Ahmed'e göre, kadına veya erkeğe dübüründen yaklaşıp münasebette bulunan kimseye had gerekir. Zira ister üreme organından, isterse dübüründen yaklaşma olsun her ikisi de zina kapsamına girer.

7- Ölmüş bir kadınla cinsel temasta bulunan kimseye ta'zir cezası verilir, hakkında had uygulanmaz. Zira bu tam anlamıyla zina sayılmaz.

8- Kendi mahremiyle evlenen kimsenin nikahı batıldır. Bunda icma1 vardır.

9- "Hayvana yaklaşıp münasebette bulunan kimseyi de, o hayvanı da öldürün" mealindeki hadisle istidlal ve ihticac edilmemiştir. Yani dört mezhep imamı bununla değil "hayvana yaklaşıp münasebette bulu­nan kimseye had gerekmez" mealindeki İbn Abbas rivayetiyle istidlal etmişlerdir.

10- Kendi mahremiyle cinsel temasta bulunan, onunla evlenen kimseye had gerekir hükmü ağırlık kazanmıştır.[417]

http://www.ilimdunyasi.com/ahkam-hadisleri/mahremiyle-zina-eden-lut-kavminin-isledigini-isleyen/?wap2















KUR'AN'DA LUT KAVMİ

“Lut, kavmine dedi ki: "Alemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (hayasızlığı) mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, 'müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz." Lut Kavmi'nin cevabı: "Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, çokça temizlenen insanlardır." demekten başkası olmadı. Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut'u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu. Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış?” [ARAF(7)/80-84]

“İbrahim'den korku gidip, ona müjde gelince; Lut Kavmi konusunda, Bizimle mücadele etti (tartıştı). Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, çok duygulu ve (Allah'a) yönelen biriydi. "Ey İbrahim, bundan vazgeç. Muhakkak, Rabb'inin emri ve geri çevrilmeyecek bir azap, onlara gelmiştir." Elçilerimiz Lut'a geldiği zaman, bundan hoşlanmadı, göğsü daraldı ve dedi ki: "Bu, zor bir gün." (Lut'un) kavmi, (Lut'a) doğru koşarak geldi. Onlar, daha önceden kötülükler yapıyorlardı.

(Lut) dedi ki: "Ey kavmim, bunlar benim kızlarım, sizler için daha temizdir. Allah'tan korkun ve beni misafirlerim önünde küçük düşürmeyin. Sizin içinizde reşit(doğru düşünen) bir adam yok mudur?"

Dediler ki: "Şüphesiz sende biliyorsun ki, kızlarında bizim bir hakkımız yoktur. Gerçekte sen, bizim ne istediğimizi biliyorsun." (Lut) dedi ki: "Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı veya sağlam bir yere dayanabilseydim." (Elçiler) dediler ki: "Ey Lut, biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar, elbette sana ulaşamazlar. Gecenin bir kısmında, ailenle birlikte yürü. Sizden bir kimse, dönüp geriye bakmasın. Ancak senin karın başka (o bakacak). Muhakkak, onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir Onlara vaad olunan (azap), sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil midir?" (Böylece) emrimiz geldiği zaman, oranın üstünü altına çevirdik ve üzerlerine arka arkaya (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık. Bu helak taşları, Rabb'inin Katı'nda işaretlenmiştir ve bunlar zalimlerden uzak değildir.” [HUD(11)/ 74-83]

“(İbrahim) dedi ki: "Ey elçiler, konuşmanız(işiniz) nedir?" (Elçiler) dediler ki: "Muhakkak biz, suçlu-günahkar bir kavme gönderildik. Ancak Lut Ailesi müstesna. Biz şüphesiz, (Lut Ailesi'nin) hepsini kurtaracağız. Ancak onun karısı müstesna, o helak olanlardan olacaktır." Ne zaman ki elçiler, Lut Ailesi'ne geldiler, (Lut) dedi ki: "Muhakkak sizler, tanınmamış bir topluluksunuz." (Elçiler) dedi ki:"Bilakis biz sana, onların, (seninle) tartıştıkları şeyle(tehditle) geldik. Sana hakkı(vaadedileni) getirdik. Şüphesiz biz, doğru söyleyenleriz. Aileni, gecenin bir kısmında yürüt, sen de onların arkasından git ve sizden bir kimse, arkasına bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin."

Ve onlara şu emri verdik: "Sabaha çıkarlarken, muhakkak onların arkası kesilecektir." Şehir halkı, birbirlerine müjdeleyerek geldi. (Lut onlara) dedi ki: "Bunlar benim misafirlerim, (lütfen) beni utandırmayın! Allah'tan korkup (sakının) ve beni küçük düşürmeyin." Dediler ki: "Biz seni, herkese (karışmaktan) men etmedik mi?" (Lut) dedi ki: "Eğer yapmak istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım." Ömrüne andolsun ki, muhakkak onlar, sarhoşlukları içinde şaşkındılar. Onları(Lut Kavmi'ni), doğu yönünden 'sayha'(kuyruklu yıldız) yakaladı. Arkasından, (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine, (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık. Muhakkak bunda, 'araştırıp, düşünenler için' ayetler (deliller) vardır. Muhakkak (o kavmin yurdu), bir yol üstünde kalıcıdır.

Şüphesiz bunda, iman edenler için ayetler(deliller) vardır.” [HİCR (15)/ 57-77]

“Lut ki, ona, hüküm ve ilim verdik. Ve onu, amelleri habis(kötü) olan kavimden kurtardık. Şüphesiz onlar, kötü ve fasık bir kavimdi.

Onu(Lut'u), rahmetimize soktuk. Muhakkak o salihlerdendi.” [ENBİYA(21)/74-75]

“Lut Kavmi, elçilerini yalanladı. Kardeşleri Lut, onlara dedi ki: "Sakınmıyor musunuz? Muhakkak, ben sizin için emin(güvenilir) bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup(sakının) ve bana itaat edin. Buna karşılık, ben sizden bir ücret istemiyorum. Şüphesiz ücretim, ancak alemlerin Rabb'ine aittir. Siz, insanlar (arasında), erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabb'inizin, sizler için yaratmış bulunduğu, eşlerinizi bırakıyorsunuz. Bilakis, sizler haddi aşan bir kavimsiniz." Dediler ki: "Ey Lut, şayet vazgeçmezsen, (elbette) sen (sürülüp) çıkarılanlardan olacaksın." (Lut) dedi ki: "Muhakkak ben, sizin bu yaptığınıza buğz edenlerdenim. Rabb'im, beni ve ailemi, bunların yaptıklarından kurtar."

(Bunun üzerine) onu ve ailesini toptan kurtardık. Ancak yaşlı bir kadın müstesna. Sonra, geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine, bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. Şüphesiz, bunda bir ayet(delil) vardır. Ancak onların çoğu iman etmiş değillerdir. Ve muhakkak, senin Rabb'in, Aziz(şerefli) ve Rahim(acıyan) dır.” [ŞUARA (26)/160-175]

“Lut da, kavmine demişti ki: "Sizler 'göz göre göre' 'fahşa'(sapkınlık) mı yapıyorsunuz? Siz gerçekten, kadınları bırakıp da, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Bilakis, cahil bir kavimsiniz." Lut) Kavmi'nin: "Lut Ailesi'ni, yurdunuzdan çıkarın, muhakkak onlar temiz kalmak isteyen insanlardır" demekten başka cevabı olmadı. Biz de, onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onu, helak olanlardan takdir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. [NEML (27)/ 54-58]

“Lut, kavmine dedi ki: "Siz gerçekten, sizden önce alemler içinde, hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (sapkınlığı) mı yapıyorsunuz? Siz, erkeklere yaklaşarak, yol keserek ve meclislerinizde çirkinlikler mi yapıyorsunuz?" (Bunun üzerine) kavminin cevabı: "Şayet doğru sözlü isen, bize Allah'ın azabını getir" demekten başkası olmadı. (Lut) dedi ki: "Rabb'im, müfsid(bozguncu) bu kavme karşı, bana yardım et!"

Elçilerimiz, İbrahim'e bir müjde ile geldikleri zaman, dediler ki: "Muhakkak, biz bu yurdun halkını helaka uğratacağız. Şüphesiz onun halkı zalimdir." (İbrahim) dedi ki:"Orada Lut da vardı." Dediler ki:"Orada kimin olduğunu, Biz daha iyi biliriz. Elbette onun karısı dışında, onu ve ailesini kurtaracağız. O(kadın), helak olanlardan olacaktır." Elçilerimiz, Lut'a geldikleri zaman, o onlara karşı kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki:"Korkma ve hüzne kapılma! Karın dışında, seni ve aileni muhakkak kurtaracağız. O ise, helak olacaktır." Şüphesiz Biz, 'fasık'(suçlu-günahkar) olmaları sebebiyle, bu yurt üzerine, 'gökten kötü bir azap' indireceğiz. Muhakkak, Biz akledebilecek bir kavim için, orada apaçık bir ayet (delil) bıraktık.” [ANKEBUT (29)/28-35]

“Muhakkak Lut da, elçilerdendir. O zaman Biz, onu ve ailesini toptan kurtarmıştık. Ancak 'yaşlı bir kadın' ise helak oldu. Sonra, geride kalanları yerle bir ettik. Muhakkak siz, onlara, gündüzleyin,

Ve geceleyin uğruyorsunuz. Akletmiyor musunuz?” [SAFFAT(37) /133-138]

“(İbrahim) dedi ki: "İşiniz nedir ey Elçiler(Melekler)?" Dediler ki: "Muhakkak biz, mücrim(suçlu) bir kavme gönderildik. Onların üzerine çamurdan taşlar yağdıracağız. (Bu taşlar), müsrifler için Rabb'inin indinde işaretlenmiştir. Mü'minlerden orada bulunanları da çıkaracağız. (Ancak) biz orada, bir evden başka müslüman bulamıyoruz." Ve Biz orada, elim azaptan korkanlar için de bir ayet(delil) bıraktık. [KAF(51) /31-37]

“Muhakkak, Şi'ra (yıldızı)nın Rabb'i O'dur. Şüphesiz, önce gelen Ad (Kavmi'ni), O(Allah), yıkıma uğrattı. Ve Semud'u da bırakmadı. Daha önce Nuh Kavmi'ni de. Çünkü onlar, daha zalim ve daha azgındılar.

Altı üstüne gelen (Lut Kavmi'ni) de, O (Şi'ra ile) yerin dibine geçirdi.

Örten, (Lut kavmini) örttü-kapladı.” [NECM (53)/ 49-54]

“Lut Kavmi, uyarıları(korkutmaları), yalanladı. Biz de, onların üzerine 'taş-dolu kasırgası' gönderdik, Lut Ailesi müstesna. Onları seher (tan) vakti kurtardık. Tarafımızdan bir nimet(lütuf) olmak üzere. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. Muhakkak (Lut), 'şiddetli yakalayışımızla' onları uyarmıştı. Ancak onlar, bu uyarıları, kuşkuyla karşılayıp-yalanladılar. (Gerçekten) onlar, (Lut'un) misafirlerinin peşine düştüler. Biz de onların gözlerini söndürüp, kör ettik. "Azabımı ve uyarımı tadın!" Muhakkak onları, sabah erkenden, 'kararlı bir azap' yakaladı. Azabımı ve uyarımı tadın!” [KAMER (54)/ 33-39]

“Allah, Hakkı örtenlere, Nuh'un eşini ve Lut'un eşini örnek verdi. İkisi de, kölelerimizden salih olan bu iki kölemizin, nikahları altındaydı; (ancak) o ikisine ihanet ettiler. Bu iki kadına, (eşleri), Allah'tan (hiçbir) şeyle, yarar sağlayamadılar. Ve bu ikisine de, "ateşe girenlerle beraber ateşe girin" denildi.” [TAHRİM (66)/10]


http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/lut/lutayet.asp




22 Eylül 2018 Cumartesi

Evde köpek beslemek caiz değildir.



İşte Bu Yüzden İslamda Evde Köpek Beslemek Haramdır.

https://www.youtube.com/watch?v=RxGWbYiVo4s

Köpek beslemek ne zaman caiz olur?/Birfetva - Nureddin YILDIZ

https://www.youtube.com/watch?v=BnUCV_WsNhQ

Evde köpek beslemek caiz değildir. Kerem Önder

https://www.youtube.com/watch?v=031wzgCLW-o

Timurtaş uçar Köpek Beslemek

https://www.youtube.com/watch?v=pHV9rc5-SPg




* OĞLUM EVDE KÖPEK BESLİYOR, BU İSLAM’A UYGUN MUDUR?
Soru: Hocam selamün aleyküm. Yaklaşık altı ay önce oğlum eve bir köpek getirdi. O günden beri hep huzursuzuz bereketimiz kalmadı. Rahat yaşamama rağmen artık maaşım yetmemeye başladı, herşey ters gidiyor. Tüm bu sıkıntıların bu köpekle bir bağlantısı olabilir mi bir vaazda dinlemiştim? Evde ya da iş yerinde köpek beslemek İslam’a uygun mudur hocam?
Cevap: Ve aleyküm selam.
Evde ya da işyerinde köpek beslemek caiz değildir. Rahmet meleklerini kaçırır ve bereketsizlik getirir.
Peygamber Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) birkaç istisna dışında köpek beslemeyi yasaklamıştır:
Abdullah ibn Dînâr tahdîs edip şöyle demiştir: Ben Abdullah ibn Ömer’den (radiyallahü anh) işittim, Peygamber (aleyhisselatü vesselam):
“Her kim davar ve av köpeği olmayan bir köpek edinirse, o kimsenin her gün işlediği hayır amelinden iki kırat eksilir” buyurmuştur. (Müslim)
Hadisteki iki kırat tabirinin karşılığı, iki Uhud dağı ağırlığı salih amel demektir. Hangimizin bir gün içinde iki Uhud dağı kadar salih ameli vardır?!
Ebû Hureyre (radiyallahü anh) anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sürü veya av veya ziraat köpeği dışında bir köpek besleyen kimsenin ecrinden her gün bir kırat eksilir.” (Buhari)
Bu hadisler köpek beslemeyi birkaç istisna dışında yasaklamaktadır. Bu istisnalar koyun köpeği, av köpeği ve ekin (ziraat) köpeğidir. (Kütüb-i Sitte)
Köpek bulunan eve, odaya rahmet melekleri girmez:
Hz. Aişe (radiyallahü anha) anlatıyor:
“Cibril, belli bir saatte geleceğine dair Peygamberimizle kararlaşmıştı. Fakat belirtilen an gelmişti. Cebrail ise Efendimiz’e (aleyhisselatü vesselam) gelmemişti.
Hz. Aişe der ki: “Peygamberimizin elinde bir asa vardı. Elindeki asayı atarak: “Allah da, elçileri de sözünden caymaz” dedi.
Sonra etrafına bir göz atınca bir de ne görsün! Sedirin altında bir köpek yavrusu, (duruyor).
Bunun üzerine; “Bu köpek (buraya) ne zaman girdi? ” buyurdu.
Ben de: “Vallahi bilmiyorum” dedim.
Emri üzerine köpek çıkarıldı. Hemen peşinden Cibril geldi.
Resûlullah: “Sen bana söz verdin. Senin için burada oturup bekledim ama gelmedin” buyurdu.
Cibril: “Evinin içindeki köpek gelmeme engel oldu. Çünkü biz (melekler) içinde köpek ve resim bulunan eve girmeyiz” cevabını verdi.’’ (Müslim, Ebu Davud)
Köpeğin salyaları ve tüyleri, hem ibadete hem de sağlığa zarar verir: Allah’ın Peygamberi (aleyhisselatü vesselam), köpeğin necisliği hususunda da ısrar eder. Öyle ki, köpeğin herhangi bir kaba değmesi halinde, kabın yedi ayrı su ile iyice yıkanıp, sonunda da toprakla ovulmadan temiz addedilemeyeceğini belirtir.
“Köpek sizden birinize ait bir kabı yalayacak olursa, o kimse o kabı yedi defa yıkasın. Sekizincisini ise toprağa bulayarak yıkayın .” (Müslim, Ebu Davud, Nesai, İbn Mace)
Buradan hareket eden fakihler, köpeğin salyasından, herhangi bir kuyuya tek damla dahi düşecek olsa, kuyunun pis addedilmesi gerektiği, binaenaleyh bu kuyunun kullanılabilmesi için, suyunun tamamen boşaltılması icab ettiği hükmünü getirirler. Köpeğin salya ve tüyleri etrafa bulaşacağından ibadetlere ve sağlığa zarar verme ihtimali de vardır. (Kütüb-i Sitte)
Köpek beslemenin caiz olduğu durumlar ise şunlardır:
• Köpek edinmek uygun bir şey değildir. Ancak hırsızın korkusu veya başka bir korku bulunursa, o zaman müstesnadır.
• Ziraatçinin köpek beslemesi şer’an caizdir.
• Av için köpek edinmek ise mübahtır.
• Bir kimsenin bağ, bahçe, ekin ve hayvanlarını korumak için köpek edinmesi de caizdir. (Fetavayi Hindiyye)
* “İçinde köpek, resim ve cünüb bulunan eve (rahmet getiren) melekler girmez” (Ebû Dâvud Libas, 129; Nesâî, Tahare, 167)
Köpeği ya evin dışında bir kulübede muhafaza edin, Mümkün değilse de, bir barınağa yahut bir çobana hediye edin. Evin içine almanız caiz değildir!
Rahmet meleklerinin girmediği evlere şeytanlar girer, cinler girer. O evde huzur ve muhabbet olmaz, sorunlar olur…
Web / http://keremonder.com




Evde köpek beslemek günah mıdır? Evde köpek beslemek ile ilgili bilmemiz gerekenler ve İslam’da köpek beslemenin hükmü…

Evde köpek besleme konusuna girmeden önce bilmemiz gereken en önemli konu İslam’ın tüm mahlukata karşı ilk emri merhamet ve şefkattir. Onları gözetmek, korumak ve beslemek her müslüman için önemli ve mükafatı olan bir vazifedir.

İslâm’ın evde köpek beslenme konusunda ki hükmü ona karşı menfî bir tavır takınmayı da gerektirmez. Yâni köpeklerin beslenmemesi veya onlara kötü muâmele edilmesi söz konusu olamaz. Bilakis İslâm, merhameti bütün mahlûkâta şâmil bir sûrette telkin ettiği için, köpeklerin de hayatlarının korunmasını, diğer mahlûkât gibi onlara da şefkat ve merhametle muâmele edilmesini emretmiştir.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadının cennetlik olduğu müjdelenmektedir.

Târihimizde de mahlûkâta merhamet duygusunun müesseseleşerek çeşitli vakıflar kurulduğu ve bu vakıfların şefkat elinin, himâyeye muhtaç hayvânâta kadar uzandığı, mâlum ve meşhurdur.

Dolayısıyla mühim olan, köpek besleme husûsunda da İslâm’ın belirlemiş olduğu meşrûiyet sınırlarına riâyet etmektir.

EVDE KÖPEK NEDEN BESLENMEZ?

Yüce dînimiz İslâm, ev içinde köpek beslenmesini yasaklamıştır. Zîrâ köpeğin nefesi ve salyası necistir. Nitekim köpeklerin salyalarından, tüylerinden ve hattâ nefeslerinden çeşitli bulaşıcı hastalıkların husûle geldiği, artık günümüzde şüphe götürmez bir ilmî gerçektir. Üstelik bunlar, ilmin bugünkü ulaştığı noktada tespit edebildiği gerçeklerdir. İslâm’ın bu husustaki ölçülerinin henüz bilinmeyen kimbilir daha nice hikmetleri bulunmaktadır.

Hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi eve tesâdüfen girmiş olan bir köpek yavrusu sebebiyle Cebrâîl -aleyhisselâm-, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gelememiştir. Bir de hiçbir sebep yokken irâdî olarak içinde köpek beslenen evlerin hâlini düşünmek gerekir! Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, Hazret-i Âişe’ye:

“–Bu köpek yavrusu buraya ne zaman girdi?” diye sorması ve onun da:

“–Vallâhi bilmiyorum.” diye yemin ederek cevap vermesi de gösteriyor ki, bir müslümanın evinde bile bile köpek bulundurması söz konusu olamaz. Bu hâdise de sebepsiz değil, mü’minler için bir hükmün zâhir olması hikmetine binâen vukû bulmuştur.

Kedi, evcil bir hayvandır; onun evde bulunmasında mahzur yoktur. Fakat ev içinde köpek beslemek câiz değildir. Ancak avcılık, çobanlık ve bağ-bahçe bekçiliği gibi vazîfeler için -o da evin dışında olmak kaydıyla- köpek beslenmesine müsâade edilmiştir. Zîrâ bu, bir ihtiyâcı karşılamaktadır.

Hakîkaten Cenâb-ı Hak, köpeği insanın emrine vermiş ve onu birçok hayvandan farklı olarak sâhibine karşı sadâkat sâhibi kılmıştır. Üstelik onu birçok fennî âletin sâhip olamadığı müstesnâ kâbiliyetlerle donatmıştır. Nitekim bugün narkotik aramalarında veya enkaz altındaki insanların yerinin tespitinde kullanılan köpekler, bağ-bahçe ve ev bekçiliklerine ilâveten insanlığın sağlığı için de bekçilik yaparak son derece önemli hizmetler görmektedirler.

Bugün özellikle Batı âleminde âile parçalanmış ve insanlar ferd hayâtı yaşamaya başlamış olduğundan, bilhassa yalnız yaşayanlar, hırsız ve sâir menfîliklere karşı ev içinde köpek beslemektedirler. Üstelik birçok Batı ülkesinde evde bakılan köpeklere sigorta yapma mecbûriyeti bile getirilmiştir. Köpeklerinin beslenmelerine ilâveten sigorta masraflarının da ödenmesinde beis görmeyip cömert davrananların pek çoğu, her nedense toplumdaki fakirlere karşı aynı cömertliği sergileyememektedirler. Onların pekçok külfeti ve masrafı göze alarak evde köpek bulundurmaları, zamanla hem köpeğin hem de sâhibinin fıtratlarını bozmaktadır. Zîrâ köpeğe duyulan aşırı düşkünlük, onu neredeyse âilenin bir ferdi gibi görecek kadar ileriye götürülmüştür. Bu aşırılıklar, zaman zaman kendi evlâdını ikinci derecede görmeye kadar varmaktadır. Bunun en korkunç netîcesi ise egoistliğin dehhâmeleşerek evlâda verilmesi gereken sevgiyi köpeğe yönlendirmek sûretiyle evlâd sâhibi olma meylini köreltmesidir. Nitekim bugün birçok batı ülkesinde nüfus, artacağı yerde azalmaktadır.

EV ORTAMI KÖPEĞİN FITRATINA UYGUN MU?

Üstelik evde köpek beslenmesi, köpek için de bir himâye şekli değil, bilakis bir bakıma yaratılışına zıt şartlar altında yaşamak mecbûriyetinde bırakılmasıdır.

Çağların önünde giden İslâm’ın, köpek beslemeyi ancak evin dışında ve zarûretler dâhilinde tecvîz etmesine karşılık, bilhassa Batılıların bu tavırları ne korkunç bir dalâlet ve âile yıkımıdır. Maalesef son zamanlarda bizim toplumumuzda da müşâhede edilmekte olan evde köpek besleme âdeti, körü körüne batı taklitçiliğinin menfî tezâhürlerinden sâdece biridir.

İslâm’ın evde köpek beslenmemesi hususundaki yasağı, ona karşı menfî bir tavır takınmayı da gerektirmez. Yâni köpeklerin beslenmemesi veya onlara kötü muâmele edilmesi söz konusu olamaz. Bilakis İslâm, merhameti bütün mahlûkâta şâmil bir sûrette telkin ettiği için, köpeklerin de hayatlarının korunmasını, diğer mahlûkât gibi onlara da şefkat ve merhametle muâmele edilmesini emretmiştir.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadının cennetlik olduğu müjdelenmektedir.

Târihimizde de mahlûkâta merhamet duygusunun müesseseleşerek çeşitli vakıflar kurulduğu ve bu vakıfların şefkat elinin, himâyeye muhtaç hayvânâta kadar uzandığı, mâlum ve meşhurdur.

Dolayısıyla mühim olan, köpek besleme husûsunda da İslâm’ın belirlemiş olduğu meşrûiyet sınırlarına riâyet etmektir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi-3, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/evde-kopek-beslemek-gunah-midir.html

14 Eylül 2018 Cuma

Ali Şeriati Gerçeği








"Nerelerde hata yaptığını tespit edebilecek kadar ilmi olmayanın (Şİİ) Ali Şeriati'yi okuması caiz değildir "

Ebubekir Sifil




Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de Mustafa İslamoğlu…

Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret ettiğini geçen sayımızda anlattık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu mahlûk, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz. Bismillah:

1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle:

“Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

“Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:

“…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”

“… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”

Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:

“Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”

Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:

“…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları –ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:

“Ali’ye karşı beslenen kinler.”

4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e dil uzatmaya. Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:

“Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”

Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:

“Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

“…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)

Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?




http://www.zehirli.org/konu/genclere-ornek-gosterilen-bir-zindik-ali-seriati.html




Şeriatî Hem Sünnîlik, Hem Şiîlik Açısından Bozuktur

Ali Şeriatî Şiî kültür ve medeniyetine mensup bir kimsedir. Bazen bir Şiî, Sünnîler tarafından reddedilir, fakat Şiîler tarafından benimsenir, tutulur. Şeriatî öyle bir kimsedir ki, onu ne Sünnî, ne de Şiî bir Müslüman benimseyebilir.

Bundan yirmi beş sene kadar önce Şeriatî nin meşhur ve hacimli kitabı İslam Şinasî nin Türkçe tercümesini okurken, bir sayfasında gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Yazar aynen şöyle diyordu:

"Allah gerçek bir Janus tur..."

Janus un mânası nedir Ansiklopedilere bakınca, bunun iki çehreli bir Roma putunun adı olduğunu öğreniyordunuz.

Bir Müslüman Yüce Allah ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi Üstelik de "gerçek Janus" diyor. Yani tevili mevili yok.

Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Hak Teala hazretlerinin sıfatlarından birinin "Muhalefetün lil-havadis" olduğunu bilir. Türkçe mânası: "Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez" demektir.

Allah ı bir şeye teşbih etmek küfürdür.

Hele O nu bir puta benzetmek küfrün en katmerlisidir.

Allah kemal sıfatlarla sıfatlıdır ve noksan sıfatlardan münezzehtir.

Allah ı bir puta benzeten, hem de bu benzetmede "gerçek" sıfatını kullanarak teşbihi pekiştiren bir zatın bozuk itikatlı olduğunu söylemek için din alimi olmak gerekmez.

Şeraitî sırf bu cümlesi ile itikat bakımından çok bozuk bir kimsedir.

Onun bu benzetmesinin tevili yoktur.

Onu bu konuda savunmanın imkânı da yoktur.

Bendeniz bir Sünnî Müslüman olarak kendisini tenkit ediyorum, Şiîlik dünyasında durum nedir Şiî ulemâsından merhum Ayetullah Mutahharî Şeriatî yi sert şekilde tenkit etmiştir.

Şeriatî nin İslam Şinasî kitabı yayınlandığında İran daki, Irak taki Şiî uleması kitabı eleştirmişlerdi.

Çeyrek asırdan beri Türkiye mizde Ali Şeriatî nin kitapları tercüme ediliyor ve kendisi büyük bir İslam mücahidi olarak tanıtılıyor.

Onun kitapları Türkçe ye nasıl tercüme ediliyor Aynen, harfiyen mi, yoksa içinden bazı yerleri çıkartılarak mı Maalesef ikinci şekilde çevriliyor.

Peki "Allah gerçek bir Janus tur" cümlesini niçin bırakmışlar Ya farkına varmamışlar, yahut çevirenler de aynı inançtadır.

Ali Şeriatî hayranları bizim bu tenkitlerimize şu cevapları veriyor:

- O büyük bir mücahittir.

- Savak tarafından şehid edilmiştir.

- Hayatını İslam a adamıştır.

Lütfen bu edebiyatı bırakalım da, onun Allah ı iki suratlı bir Roma putuna benzetmesi zındıklığı üzerinde duralım.

Bir Müslümanın birinci vazifesi Allah a saygılı ve sâdık olmak değil midir

Yüce Allah, bir puta benzetilmekten elbette hoşnut ve razı olmaz.

Allah ı bir Roma putuna benzeten kimse mücahid değil, zındıktır.

Kaldı ki, Şeriatî nin bir Savak (Şahlık rejiminin istihbarat teşkilâtı) ajanı ve muhbiri olduğuna dair deliller ve iddialar vardır.

İran da Şiî mollalar, din alimleri, ayetullahlar tarafından sert şekilde tenkit edilen bir zatın Türkiye/Müslümanlarına mücahid, İslâm önderi, örnek olarak gösterilmesi gerçekten hayıflanacak bir haldir. Ne günlere kaldık!..

https://www.milligazete.com.tr/makale/875347/mehmed-sevket-eygi/seriati-hem-sunnilik-hem-siilik-acisindan-bozuktur

Kadir Mısıroğlu'ndan 7,5 dk.lık bir video-sohbet:

http://www.youtube.com/watch?v=5c9tZqaa_E4

Mehmet Şevket Eygi, Millî Gazete, 24 Mayıs 2013 Cuma

"Müslüman Gençlik ve Ali Şeriati

BAŞTA imam hatip okulları ve ilahiyat fakültesi öğrencileri olmak üzere bütün Müslüman gençlere hitap ediyorum.

Maalesef dinimizi içten yıkmak, İslam’ı mihraptan çökertmek isteyen dinde reform, dinde yenilik, dinde değişiklik yıkıcı cereyanları ülkemizde kol gezmektedir. Bunlar İslam Şinasi adlı kitabında, kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan sıfatlardan münezzeh Allahü Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzeten, “Allah gerçek bir Janus’tur” diyen Ali Şeriati’yi bir mücahid, bir İslam önderi, bir uyarıcı olarak göstermektedir.

Ali Şeriti Şii hocalarının bir kısmı tarafından ağır şekilde tenkit edilen, son derece bozuk bir şahsiyettir.

Allah’ı bir Roma putuna benzeten bu zındığı Türkiye’nin Müslüman gençlerine mücahid, önder, büyük İslam düşünürü olarak tanıtmak bir cinayet ve cinnettir.

Allahü Teala’nın on dört sıfatı vardır, bunlardan biri “Muhalefetün li’l-havadis”tir. Yani Allah hiçbir şeye benzemez. Onu iki çehreli bir Roma putuna benzeten bir kimseyi mücahid ve İslam önderi olarak göstermek dürüst bir ilahiyatçının, aklı başında bir Müslümanın yapabileceği şey değildir.

Sevgili Müslüman gençler Allah’ı bir Roma putuna benzeten bu benzetmeyi yaparken “gerçek bir Janus” diyen kimseden ve onun reklâmını yapan ilahiyatçılardan uzak durmanızı tavsiye ediyorum.

Yine bazı ilahiyatçılar son derece karışık, bulaşık, esrarlı farmason Afgani’yi bir İslam önderi olarak tanıtıyorlar ve reklâmını yapıyorlar.

Onun talebesi, yine farmason Abduh’u da göklere çıkartıyorlar.

Abduh’un talebesi Reşid Rıza’yı da öve öve bitiremiyorlar.

İsim vermeyeceğim, Hindistanlı bir İsmaili’yi büyük İslam mütefekkiri olarak lanse ediyorlar.

Bozuk ilahiyatçılar Ehl-i Sünnet’i yıkmak, onun yerine tahrif edilmiş türeme bir İslam getirmek istiyorlar.

Müslümanların büyük, rehber, önder tanıyıp peşlerinden gitmesi gereken, yakın tarihteki Sünni ulema, fukaha ve meşayıhin bazıları şunlardır:

(1) Şeyhülislam Mustafa Sabri…

(2) Düzceli Zahid el-Kevseri…

(3) Elmalılı Müfessir Hamdi Efendi…

(4) Sultan Abdülhamid’in şeyhlerinden ve yardımcılarından Halepli büyük âlim ve Rufai şeyhi Ebulhuda Es-Sayyadi…

(5) Mekke Şafii Reisü’l-Uleması Ahmed Zeyni Dahlan…

(6) Beyrut kadılarından Yusuf İsmail En-Nebhani…

(7) Âlim ve şeyh Silistireli Süleyman Hilmi Efendi…

(8) Dersiamdan Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen… Sekiz kişi saydım. Başkaları da vardır.

Değerli Müslüman gençler! Dinimizi Allah’ı puta benzetenlerden, sarıklı farmasonlardan, İngiltere’nin Mısır başkomiseri Lord Cromer’in agnostik (Yunanca isim. Allah'ın varlığana aklı ermeyen, bilinmezci) dediği adamdan, reformculardan, Fazlurrahmancılar’dan öğrenmeyelim.Dinimizi büyük Ehl-i Sünnet ulemasından, fukahasından, meşayıhinden, mürşidlerinden öğrenelim.

Şeriaticiler, Afganiciler, Fazlurrahmancılar bazı okul ve fakültelerde yuvalanmışlardır. Onlara karşı uyanık olalım, tuzaklarına düşmeyelim."

Mehmet Şevket Eygi

Yazılanlar üzerine kısa bir değerlendirme

Evet, zındıklığın böylesini ne Sünnî İslâm kabul eder ne Şia... Şerîati, Allah Tealâ'yı iki yüzlü bir Roma putuna benzetiyor..

Bazıları onu göklere çıkarıyor, mücahitti, şehid edildi diyorlar. Mehmet Şevket Eygi üstadın da belirttiği gibi bir insanın şehid edilmiş olması yahut mücahid (mücadele veren) bir insan olması, eğer yapmışsa zındıklıklarının gizlenmesini gerektirmez. Hele bu zındıklıkları mücahid namı altında yazdığı kitaplarda yapmış, Müslümanları iğfal etmek yolunda olmuşsa... Böylesi bir zındık olmadığı halde kimi sözleri ve kitaplarındaki bazı Ehl-i Sünnet akidesine aykırı görüşleri yüzünden Seyyid Kutub ve benzerlerini tenkid etmiyor muyuz? Ali Şeriati ise yazdıkları ve yaptıkları ile ne şehidliği ne mücahidliği hak ediyor. Allah’a “iki yüzlü bir Janus” diye teşbihte bulunan biri için tek sıfat yakışır: MÜLHİD ya da ZINDIK...

JANUS ne demektir? Janus iki çehreli (iki yüzü zıt yönlere bakan) eski bir Roma putu (tanrısı). İnanışa göre, eski Roma kentlerinin girişlerine konulan bu Janus büstünün (putunun) bir yüzü dışarıya bakar, dışarıdan gelecek tehlikelerden Romalıları korur, içeriye bakan yüzdeki tanrı da içerideki tehlikelerden... Batı dillerinde ocak ayını anlatan January, Janvier, Januar gibi isimler de Janus'tan türemiştir; hem geçen yıla, hem de gelecek yıla bakmasından dolayı january olarak adlandırılmıştır. Sapıklıkta sınır olmuyor. Bu Batı kültüründe, küfür ikliminde normal olabilir ama bir Doğu’lunun hele hele İslâm mücahidi geçinen birinin, üstelik haşa sümme haşa eşi ve benzeri olmayan Allah (c.c.) hakkında bu Janus teşbihini yapması katmerli zındıklık, münafıklık, sapıklıktır...

Neyse, biz bu kısa değerlendirmeden sonra sözü gene üstada bırakalım.

İşte Şeriati'yle ilgili bir diğer yazısı:

"Allahü Teâlâ’yı puta benzeten Ali Şeriati

Konu: İranlı sosyolog, İslamcı, sözde mücahit, bazılarının öve öve bitiremedikleri, göklere çıkarttıkları Dr. Ali Şeriati’nin bir kitabındaki çok vahim bir yanlış hakkındadır.

Kitabın ismi, “Muhammed’i Tanıyalım” (İslâm Nedir-III) Ankara 1988. Kitabın Farsça orijinalinin adı “İslam Şinasi Meşhed-III”

Yukarıda adı verilen kitabın 151’inci sayfasının 2’nci paragrafını aynen aşağıya alıyorum:

“Allah gerçek bir “Janus” (78). İki çehreli Allah! Yahova çehresi, Teus çehresi, iki seçkin ve çelişik sıfatı! “Kahhar” ve “Rahman”. Yahova gibi “müntegem” (intikamcı), “müstebit”, cebbar, mütekebbir ve “şedidül-ikab”, “kibriya arşı”na yaslanmış, melekût örtüleriyle örtülü, yeri, “ötede ve her şeyin üzerinde”, alttaysa mutlak saltanatı söz konusudur. Aynı halde Teus gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf”, “Gafur” (79)dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan “Halifesi, akrabası”yla dostluk bağı kuruyor. Onu “kendi yüzüne benzer” bir yüzle gösteriyor. Onu kendine benzer yaratacağı müjdesiyle müjdeliyor. Öylesine insanla samimi ve dost oluyor ki ona “şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor... Not: (78) Janus, Yunanın iki çehreli tanrısıdır. Geçmiş ve geleceği bilen.”

Ali Şeriati “Allah gerçek bir Janus...” diyor. Yani kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü Teala’yı iki çehresi olan bir Roma putuna benzetiyor. Öyle bir benzetiş ki, başına gerçek sıfatını ilave ediyor. Yani mecazi mânâda bir benzetiş değil, te’vili yok...

Ehl-i Sünnete göre, Allahü Teala’nın on dört sıfatından biri “Muhalefetün lilhavadis”tir. Yani Allahü Teala yaratılmışlardan, Kendisi dışındaki varlıklardan hiçbirine benzemez. Allahü Teala’nın benzeri, eşi, ortağı, naziri, oğlu, kızı yoktur.

Ali Şeriati’nin yukarıya aldığım paragrafındaki, Allahü Teala’yı bir puta benzetme zındıklığını Tevhide inanan hiçbir Müslüman kabul etmez.Ehl-i Sünnetten olsun, Şia’dan olsun, başka bir mezhepten olsun... Allahü Teala’yı bir puta benzetmek, bir Müslümanın yapacağı iş değildir.

Ali Şeriati’nin “İslam Şinasi” kitabı yayınlandığı vakit, İran’daki ve Irak’taki Şii ulemadan nicesi onun bu gibi bozuk fikirlerine karşı çıkmıştı.

Türkiye’deki bazı İslamcılar Ali Şeriati’yi neredeyse kutsal bir mücahit, örnek alınacak ve idealize edilecek büyük bir model haline getirmişlerdir. Ortada gerçekten üzücü, şaşırtıcı, kahredici bir durum vardır. Adam Allahü Teala’yı bir puta benzetiyor, benzetirken de “gerçek” sıfatını kullanarak parmağını gözümüze sokuyor ve birtakım Müslüman kardeşlerimiz, onu büyük ve örnek bir Müslüman, bir mücahit, bir aydınlatıcı, peşinden gidilecek bir fikir önderi olarak görüyor ve gösteriyor.

Ali Şeriati’nin Türkçeye tercüme edilen kitaplarında (abartmıyorum) binlerce dinî hata bulunmaktadır. Bunların bir kısmı tercüme edilirken çıkartılmaktadır, yukarıda aldığım paragrafı herhalde sakıncalı görmediler ki, çıkartmamışlar.

Ortada hem Ehl-i Sünnet ve hem de Şia açısından utanç ve hacalet verici bir manzara vardır.


Ehl-i Sünnet, İslamcı literatürdeki bu gibi fahiş, küfre götürücü yanlışları görmüyor. Bunları red, cerh ve tekzip etmiyor.


Bir kısım Şia ise, Allahü Teala Hazretlerini bir puta benzeten bu eserleri İslamî yayın diye sergiliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolü altındaki büyük yayınevlerinde Ali Şeriati’nin kitapları peynir ekmek gibi satılıyor. Ortada iki şık var:


Ya Diyanet sattığı kitapları kontrol etmiyor,


Yahut Ali Şeriati’yi İslamcı bir yazar kabul ediyor ve kitaplarını satmakta bir sakınca görmüyor.

Ali Şeriati konusunda son derece müsamahakâr olan Diyanet, Hatemü’l-fukaha ve Fahrü’l-muhaddisîn merhum Ahmed Davutoğlu Hoca’nın “Din Tahripçileri” adlı kitabını raflarında bulundurup satmıyor. Çünkü bu kitapta, kendisini müctehid ilan etmiş Prof. Hayrettin Karaman’a yöneltilmiş çok haklı ve uyarıcı tenkitler vardır.

“Allah gerçek bir Janus...” ibaresi acaba kitabın Farsça orijinalinde yok da, Türkçe tercümesinde mi sokuşturuldu, sorusuna şu cevabı veririm:

Bendenizde kitabın Farsça orijinalinin o sayfası var, “Allah yek Canus-i hakiki est! Hüdai ba du çehre...” (s: 82)...” diyor. Tercümeye lüzum yok. Hakiki kelimesini biz de kullanıyoruz.

Ali Şeriati’nin hayranları, bu gibi tenkitleri insaf ve adaletle karşılamıyor, yöneltenlere hakaret ediyorlar. “O bir mücahittir... O bir şehittir...” diyorlar. Yahu mücahit ve şehit olmak, İslâm’ın sahih Tevhid akidesine aykırı küfür sözleri söylemeye hak kazandırır mı?..

Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Heyeti, Ali Şeriati’nin “İslam Şinasi=Muhammed’i Tanıyalım” kitabının Türkçe tercümesinin 1988 tarihli baskısının 151’inci sayfasındaki “Allah gerçek bir Janus...” sözü hakkında Türkiye Müslümanlarını aydınlatmalıdır. Bir Müslüman, bir muvahhid böyle bir söz söyleyebilir mi? Söylerse ona ne lazım gelir? Bu söz bir küfür sözü değil midir? Hiçbir şeye benzemeyen Allahü Teala hazretlerini bir Roma putuna benzetmek büyük bir sapıklık değil midir? Müslümanların böyle kitapları okumaları caiz midir?

İmkânım olsa, Caferî ulemasına da bu konuda (saygıda kusur etmeksizin) sorular yöneltmek isterim. Şiî-Caferî mezhebine göre, Allahü Teala’ya “gerçek bir Janus” demek caiz midir?.. Sanırım ki, onlar da kesinlikle caiz olmadığını beyan edeceklerdir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, acaba tenezzül buyurup soruma cevap lütfedecek midir? Ederlerse bu sütunlarda yayınlayarak halkımıza duyuracağım.

“Muhammed’i Tanıyalım” kitabının bir özelliği de şu: Kitapta Resulullah Efendimizin ismi yüzlerce defa geçiyor, bir keresinde bile başına “Hazret-i” konmamış, yine bir kere bile salât u selam getirilmemiştir. Resulullah Efendimize salât ve selam getirmek farzdır. Zamanımızda nice inançsızlar bile, Efendimizin ismini yalın olarak kullanmıyorlar, başına Hz. koyuyorlar.

(Teşekkür: Ali Şeriati’nin İslam Şinasi adlı kitabının, içinde yukarıda bahis konusu edilen vahim ve fahiş yanlış bulunan sayfasının fotokopisini lütfedip gönderen Dr. Rashaad bey dostumuza teşekkür ediyorum...)"

Millî Gazete, 24 Mayıs 2013 Cuma

Hasıl-i kelâm netice-i meram;

Muhterem Mehmet Şevket Eygi'nin yazıları böyle. Bakalım Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bu yazıya acilen bir cevap verecek mi yoksa benzer pek çok meselede olduğu gibi yine iyice DİB'e vurup susmayı, duymazdan gelmeyi mi tercih edecek?.. Diyanet'in ölçüsü Ehl-i Sünnet inancı olmalı, bu nevi küfrü mucip sapık faaliyetleri birileri gözüne dürtmeden kendisi görüp gereken tedbirleri almalı, cevabını vermelidir. Yoksa bunun hesabını dünyada da ahirette de veremeleri çok zor olacaktır. Bizden hatırlatması...

http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/1172-ali-seriati-kimdir.html



Kâinatın Efendisi’ne “HAZRET” demeyenler…

Ahmet Mahmut Ünlü Hocamız, (Cübbeli Ahmet Hoca) dergimizin geçen sayısındaki yazısında Mustafa İslamoğlu’nun yanlışlarıyla ilgili mühim bilgiler verdi. İslamoğlu hakkında, benim de söyleyeceklerim var. Hatta vereceğim bilgiler içinde birisi var ki, orijinali sadece bende var, Türkiye’de benden başka da kimsede yok…

Bu bilginin ne olduğunu merak edeceğinizi biliyorum. Ama zaten belgesiyle göreceğinize ve nasıl olsa eninde-sonunda öğreneceğinize göre aceleye lüzum yok. Zaten o kadar da mühim bir şey değil.

Bunun ne olduğunu İslamoğlu’nun yakın çevresinin merak edeceğini de biliyorum. Ârifan’ı dikkatle takip ettikleri için yakında onlar da göreceklerdir zaten.

Öyle tahmin ediyorum ki, neyi kastettiğimi İslamoğlu kendisi de bilir. Onun için o da acele etmesin. Kendisi hakkındaki itiraz edemeyeceği o hüküm cümlelerini nasıl olsa bu dergide o da okuyacak. O bilgiye Hilal Televizyonu seyircileri de ulaşınca, kendilerinin kandırıldığını anlayacaklar. İşte o zaman “Takke düştü kel göründü” olacak, İslamoğlu’nun saçının ak mı kara mı olduğunu herkes görecek. Biliyorum, şimdiden “Kelimiz yok ki gocunalım. Ne biliyorsa söylesin” diyerek etrafını da oyalayacak kendisi de oyalanacaktır ama varsın oyalanadursun. Ben şimdilik kendisine, “Temetta’ bikavlike galîlen” diyorum…

Bu kısa önsözden sonra yavaş yavaş esas konumuza girelim…

İslamoğlu’nun kaleme aldığı kitaplardan birisinin ismi şöyle: ÜÇ MUHAMMED.

Muhammed diye kasdettiği de sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem…

Lütfen kitabın ismine dikkat! Peygamberimiz’in isminin yanında “Hazret” kelimesi olmadığı gibi hürmet ifade eden başka bir kelime de yok. İslamoğlu, işte bu isimdeki bir kitapla müslümanlara Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında nizâmât vermeye çalışıyor.

Nizâmât da demiyelim de Müslümanlara şekil vermeye çalışıyor diyelim. Yani kendine göre bir şekil…

Aşağıda da okuyacağınız gibi, İslamoğlu Peygamberimiz’e “Hazret” dememekte yalnız değil. Onunla aynı düşüncede olanların hepsi böyle. Onlar da Allah dostlarını hürmetle anmıyorlar. Gördüğünüz gibi, onların dillerinde Peygamberimiz “Hazret”siz, “Sallallâhü aleyhi ve sellem”siz, sadece Muhammed…

Bunlar, sadece Peygamberimiz hakkında değil bütün peygamberler (salevâtüllâhi aleyhim ecmâîn) hakkında da böyleler. Onlara göre meselâ Hazreti Âdem, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa yok. Âdem, İbrahim, İsa, Musa var. Peygamberler sanki onların ya asker arkadaşı veya çelik çomak oynadıkları oyun arkadaşı...

Onlar peygamberlerden böyle bahsederken, bu memleketin solcuları bile meselâ Doğu Perinçek bile Peygamberimiz’den bahsederken, “Hazreti Muhammed” diyor.

Yukarıda, “Bu hususta İslamoğlu yalnız değil” demiştik ya, ona geleyim. Meselâ İslamoğlu’nun sevdiği, beğendiği ve okuyucularına zaman zaman model olarak sunduğu birisi var: Ali Şeriatî…

Peygamberimiz hakkında Şeriatî’nin de bir kitabı var. İsmi de şöyle: Muhammed Kimdir.

Bakın! İslamoğlu gibi o da “Hazret” dememiş. Hazret demese de onun yerine hürmet ifadesi olarak başka bir ifade kullanıyor mu bari, meselâ aleyhisselam diyor mu? Ne gezer!... Hem demiyor, hem demesi beklenmez de…

Hatta “Hazret” dememesi şöyle dursun, Peygamberimiz’e HAKARET EDİYOR!

Bunun nasıl bir hakaret olduğunu aşağıda okuyacaksınız. Mustafa İslamoğlu’nun örnek şahsiyet olarak gösterdiği kişi işte böyle birisi. İkisi de Peygamberimiz’e “Hazret” dememekte ortak. Birinin yazdığı kitabın ismi ÜÇ MUHAMMED diğerinin ki MUHAMMED KİMDİR?

Değerli okuyucular! Bu yazıyı aslında Mustafa İslamoğlu’nu tanıtmak için kaleme almıştık. Ama söz onun hayran olduğu Ali Şeriatî’den açıldığı için konu ona kaydı. Ama mühim de değil. Çünkü ikisinden birini anlatınca diğerini de anlatmış oluruz. Nitekim, “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” denilmemiş mi? Hoş İslamoğlu ile Şeriatî de birbirlerinin fikir arkadaşı zaten. Üstelik İslamoğlu böyle bir arkadaşlıktan şeref de duyar...

Birkaç sene önce, İstanbul kütüphanelerinin birinin müdürü olan arkadaşım, “Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED isimli kitabını okumak istedim. Fakat ancak yarısına kadar okuyabildim. Daha fazla tahammül edemeyip bıraktım” demişti. Onun üzerine merak ettim, ne pahasına olursa olsun okumalıyım deyip başladım. Tahammülsüzlük kelimesini unutup kitabı bitirdim. Arkadaşım yerden göğe kadar haklıymış.

Neyse, İslamoğlu’nun sitayişle bahsettiği ve öve öve bitiremediği Ali Şeriatî’nin MUMAMMED KİMDİR kitabına bakalım ve “İnsanın eseri o insanın kendisidir” fehvasınca, Şeriatî’yi kendi eserinden tanıyalım.

Ali Şeriatî’nin bu eseri, 1988 Ankara baskılı. Basan Fecr Yayınevi.

Şeriatî İranlı bir şiî. Bizde İranlılara acemler derler. Dilimizdeki “Acem yalanı” sözünün sebebi de şu:

Malum, Şiîlikte takiyye diye bir şey var. Takiyye, gerçek inancını gizleyip, inancına ters şekilde konuşmak. Bizim dilimize bu “Acem yalanı” olarak yerleşmiş. Onun için, çok yalan söyleyen birinin sözüne inanılmaması icap ettiğini anlatmak için, “ Boşver canım. Onunkisi düpedüz acem yalanı” derler.

Ali Şerîatî MUMAMMED KİMDİR isimli kitabında sözde Peygamberimiz’in hayatını anlatacak ya, daha önsözde “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil” diyerek okuyucuya takiyye yapıyor. Diğer bir ifadeyle acem yalanına baş vuruyor. Çünkü, kitap başından sonuna kadar, söylediğinin tam tersi yazılarla dolu. Önsözde kitabı hakkındaki ikinci yalanı da şöyle: “…her türlü taassup, taraf tutma ve pek çok araştırmanın hastalığı sayılan önyargıdan uzak…”

Önyargıdan ne kadar uzak olduğunu da aşağıda göreceğiz. Önsözde yazdığına göre Peygamberimiz’i kitabında şöyle anlatıyormuş: “…bir Müslüman olarak değil de, tarafsız, ilmî bakış açısıyla olayları değerlendiren bir düşünür olarak Muhammed’in görüntüsünü sergilemek…”

İşte bu doğru… Peygamberimiz’i, gerçekten “bir Müslüman olarak” anlatmamış. Zaten Müslüman olarak anlatacak olsa, “Muhammed’in görüntüsü” demezdi. Ya “Hazret” ya “Aleyhisselam” veya “Peygamberimiz” derdi. Çünkü, Müslümanlık Peygamberimiz’i hürmetsiz anmaya engeldir.

Şeriatî’nin, Peygamberimiz’in hayatı hakkında kullandığı ifade de şu: Muhammed’in Siyeri.

Şimdi, Ali Şeriatî’nin, kitabının ileriki sahifelerinde yazdıklarına madde madde bakmaya çalışalım:

1- Hazreti Ömer zamanında İslam’ın İran’a girmesini içine sindiremediği için, buna bir türlü fetih diyemiyor. “Arapların saldırısı”, “Ömer’in İran’a saldırı kararı” diyor. (s.13, 14)

2- Müslümanların İran’ı fethetmeleri içine öyle oturmuş ki, bu fethi hem sıradan bir savaş gibi görüyor hem de Müslümanları vahşî kabileler olarak anlatıyor. Ona göre Müslümanlar vahşî, o zamanki imansız İran ile Doğu Roma ise ileri bir toplum. Yine ona göre İran’ın fethi kudsî bir gayeye dayanmayan bir hegemonya. İşte sözleri:

“Burada İran veya Doğu Roma’nın Araplara yenilişi söz konusu değildir. Çünkü vahşî kabilelerin medenî toplumlara saldırısı ve onlara karşı zafer elde etmesi büyük ve ileri toplumlar üzerinde hegemonya (baskı ve üstünlük) kurması tarihte tekerrür eden bir olaydır.” (s: 15)

3- Şeriatî’ye göre Peygamberimiz Bedir Harbi’ni, “Başarı kazanamazsam yahudi ve münafıklar bana ne derler” telaşıyla yapmış. Peygamberimiz’in düşüncesini şöyle aktarıyor:

“Nasıl olur da eli boş Medine’ye dönebilirdi. Yahudi ve münafıklar ne derlerdi.” (s: 29)

Bedir Harbi’ne katılan ashabı kiram hakkında ise şöyle diyor:

“…çoğu yağmalama hedefiyle yola çıkan bir ordu…”

Yani, ona göre ashabı kiram Bedir’de Allah için, din için cihad etmemiş, yağma için yola çıkmış.

4- Şeriatî, Bedir harbine iştirak eden ashabı kötülemeye şöyle devam ediyor:

“Muhammed’in ordusunda (İfadedeki hürmetsizliğe dikkat!) bir grup, cedelleşmeye ve münakaşaya başladı. Onlar şöyle diyordu: “Biz savaş için değil ganimet için yola çıktık. Nasıl olur da 313 kişi hem de böyle sınırlı bir techizat ile, savaşa hazır, kılıç kuşanmış bin kadar savaşçıya karşı, mutsuz ve ümitsiz bir harbe girilebilir diyordu.” (s: 32)

Bedir ordusundaki asbabı kiramı, içten içe kaynayan, ihanet etmek için fırsat kollayan kimseler olarak anlatıyor:

“Muhammed… (Hazret demiyor) öyle güzel koordine etti ki, kimseye bir an bile olsun, ihaneti düşünme fırsatı vermedi.” (s: 32)

5- Ashabı kiramın büyüklerini bile değişik tevhid anlayışı taşıyan, ayrı ayrı inanca sahip olan kimseler olarak gösteriyor:

“Ebûbekir’in tevhid anlayışı…

Bilal’in tevhid anlayışı..

Evet bu iki tevhid anlayışı arasındaki fark, Bedir’de iyice kendini gösterdi.” (s: 36)

Allahın rızasından başka bir şey düşünmeyen Bedir aslanlarını kötülemeye devam ediyor:

“Kin ve intikam ateşi daha da büyümekteydi… Peygamberin ünlü dost ve yardımcısı Ebû Huzeyfe intikam ve kin ateşi içinde yanıyordu.” (s: 40)

6- Kendi isteğinin tersine zaferle son bulan Bedir savaşı sonrasını Şeriatî şöyle anlatıyor:

“İslam ordusu ilk defa olarak en çetin savaşlardan birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak.

Gurur!?.. Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir. (s: 42)

Gördüğünüz gibi, İslam ordusunu önce gururlu olmakla suçlayıp arkasından da gururun çirkin bir şey olduğunu söylüyor. Böylece, ashabı kiramı çirkin bir huya sahip olan bir topluluk olarak gösteriyor.

7- Sıra geldi Uhud harbini anlatmaya. Burada da ashabın en öndeki üç büyüğüne dil uzatmaktan geri durmuyor:

“Osman firar etmişti. Ömer ve Ebûbekir ortalıkta görünmüyordu. (s: 65)

8- Uhud’dan sonraki Hamrâül Esed gazvesini anlatırken de Peygamberimiz’i insafsızca hareket etmekle suçluyor.

“Peygamber, Ümmü Mektum’u Medine’ye başkan olarak atayıp, henüz yüreği yaralı çocuk ve kadınların inilti ve ağlama sesleri duyulan evlerden, yorgun ve yaralı Müslümanları çıkarıp harekete geçirdi… (s: 70)

Yorgun ve yaralı insanlar sefere çıkarılır mı? Bu kadar da insafsızlık olur mu demeye getiriyor.

9- Mekke’nin fethinden sonra Peygamberimiz genel af ilan etmiş, ancak birkaç kişinin bulundukları yerde öldürülmelerini emretmişti. Bunlar, işleri güçleri İslamı ve Peygamberimiz’i kötülemek olan kimselerdi. Şeriatî, bu meseleden bahsederken şöyle diyor:

“Komutanlara emir şuydu: “Sizinle savaşmayanlarla değil, savaş açanlarla çarpışın.” Fakat bir grubu adlarıyla açıkladı. Ve şöyle dedi: “Onları Kâbe’nin perdesi (örtüsü) altında bulsanız da öldürün.” (s: 189)

Şeriatî, bu meseleyle ilgili 106 nolu dipnotta Peygamberimiz’e olan düşmanlığını açıktan açığa ortaya koyuyor. İşte kullandığı ifadeler:

“Peygamber’in sükûnet ve huzur sağlamaya, Mekke’de kan dökmeyi önlemesine karşın, öyle bir ortamda tavizsizlik göstermesi, onun ruhsal yapısının normal bir ruhi yapı olmadığını gösteriyor. Onun hayat serüveni bu örneklerle doludur.

Gördüğünüz gibi, Peygamberimiz’i hem tavizsizlikle suçluyor hem de, “Normal bir ruhi yapısı olmadığını” söylüyor. Daha da ileri giderek “Hayatı bu örneklerle doludur” diyor. Yukarıda, “Peygamberimiz’e “Hazret” dememesi şöyle dursun, HAKARET EDİYOR!” dediğim işte buydu değerli okuyucular.

10- Huneyn Harbi’ni nasıl anlattığına geçmeden önce bir hatırlatma yapalım. Bu harpte Müslümanlar önce gafil avlanıp Hevâzin ve Sakif kabilelerine mensup müşrikler karşısında bir sıkıntı yaşamışlarsa da sonunda toparlanmışlardı. O harpte müşriklerin kumandanının ismi Mâlik bin Avf idi.

Lütfen Hevâzin ve Sakif kelimelerinin müşrik, kumandanlarının da Mâlik bin Avf olduğunu unutmayınız. Bakın Ali Şeriatî Huneyn Harbi’ni nasıl anlatıyor:

Sabah karanlığı, derenin darlığında Müslümanlar, elleri bağlı gözleri kapalı olarak kendi kadın-çocuk ve mallarıyla birlikte gelen fedâkâr Hevâzin ve Sakif savaşçılarının amansız darbeleri altında kıvranıyordu. (s: 213)

Gördüğünüz gibi, müşriklere fedâkâr diyor. Anlatmaya devam ediyor:

“Bu sırada Hevâzin’in yürekli bayraktarı kızıl kıllı deve üzerinde ilerliyordu…. Bulduğunu mızrakla vurup düşürüyordu. (s: 216)

Hevâzin kuvvetlerinin bayraktarını yürekli diye övüyor. Müslümanları vurup düşürmesinden ise büyük zevk aldığı anlaşılıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi müşriklere fedakâr demekte israr ediyor:

“Fedâkâr Hevâzin ve Sakif müttefikleri gerçi kadın-çocuk ve servetlerini savaş alanına getirmişlerdi. Fakat her an şiddetlenen, sertleşen, hışmı artan, saldırgan fırtına karşısında gitgide ümitsizleşiyorlardı. (s: 217)

Evet müşriklerin gitgide ümitsizleşip sonunda belalarını buldukları doğru. Ne var ki, Ali Şeriatî buna kahroluyor. Ama müşrik kuvvetlerinin kumandanını son ana kadar kahraman olarak anmakta da direniyor. Bakın:

“Son anlara kadar direnen Huneyn kahramanı Mâlik bin Avf… (s: 221)

Müşrikleri bu kadar öven yazarın İslam askerleri hakkında ne dediğini merak ediyorsanız buyurun:

“…büyük ve dengesiz bir ordu…” (s: 229)

11- Yukarıda temas etmiştik. Şeriatî, kitabının önsözünde “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil” diyordu. Kendi düşüncesinin de şöyle olduğunu söylüyordu: “…her türlü taassup, taraf tutma ve pek çok araştırmanın hastalığı sayılan önyargıdan uzak…”

Bu nasıl önyargı ve taraf tutmaktan uzaklıktır ve mezhebî itikadlar açısından bakmamaktır ki, ashabtan baba oğul iki mümtüz sîma hakkında şu ifadelerde bulunabiliyor:

“Yarımadada Ebû Süfyanlar, Muâviyeler, münafıklar pusuya yatıp, fırsat kollamaktaydı..” (s: 314)

Eğer mezhebî açıdan bakmamış olsaydı, Hazreti Ebû Süfyan ve Hazreti Muâviye radıyallâhü anhümâ hazretlerini münafıklarla beraber pusuya yatanlar olarak anmazdı.

Maamâfîh, yukarıdan beri yazdıklarımızdan, pusuya yatanların o iki mümtaz sahâbî mi yoksa Ali Şeriâtî’nin kendisi mi olduğu okuyucularımız tarafından gayet açık anlaşılmıştır.

Yazımızın sonuna geldik. Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e nasıl hakaret ettiğini anlattık ama Mustafa İslamoğlu ile ilgili yazacağımız şeyi yazamadık.

Zaten Şeriatî ile söyleyeceklerimiz bile bitmiş değil. Nasipse Ârifan’ın bundan sonraki sayılarında bunların hepsini teker teker işleyeceğiz. Tâ ki Müslümanlara zemzem diye zehir içirilmesin. Şimdilik fî emânillah…

Ali Eren 9/3/2009

http://gercekaliseriati.blogspot.com/2013/09/peygamber-efendimizin-sav-dusman-ali.html#more